Seyrettiğim bir filmi, geçmişte çekilen ve o filmin muadili sayılabilecek başka bir filmle genellikle kıyaslamam. Türünün “öncü” sayılabilecek olan filmlerine ne kadar öykündüğü, yönetmenin o filmlerden ne kadar etkilendiği, o filmlerdeki hangi kalıpları uyguladığı çoğu zaman üzerinde düşünülmesi gereken bir konu gibi gelmez bana. Yönetmen bu saydıklarımın hepsini yapmış ya da hiçbirini yapmamış olsun benim için önemli olan “sinema” adına ne ortaya koyduğudur. Ama nedense Cape Fear’ı seyrettikten hemen sonra aklıma Kubrick’in 1980 yılında çektiği ve bana göre gerilim türünün rahatlıkla “başyapıtı” sayılabilecek filmi The Shining (Cinnet) geldi. İlk başta, Scorsese gibi kendini kanıtlamış bir yönetmenin filminden sonra böyle bir kıyaslama yapmanın ne kadar mantıklı olup olmadığını düşündüm. Sonuçta her iki filminde “benzer” yanları olduğu gibi, birbirinden tamamen bağımsız görünen tarafları da vardı. Ama her şeye rağmen içimdeki ses “Cape Fear”a daha yakından bakmamı söylüyordu. Bende öyle yaptım…
Öncelikle Scorsese’nin elindeki malzemenin Kubrick’ten daha fazla olduğunu belirtmek gerek. Hem oyuncu kadrosu, hem de mekân olarak Scorsese daha fazla “materyale” sahip. Kubrick’in filminin neredeyse tamamı, kapalı mekânda geçerken, Cape Fear’da böyle bir durum söz konusu değil. Cape Fear’da karşımızda “dönüşmüş” bir karakter varken, Shinnig’de dönüşüm dalga dalga geliyor… Buna karşın benzer noktalar da gözden kaçacak gibi değil. Scorsese’nin elinde “manyak” olarak Robert De Niro, Kubrick’in ise Jack Nicholson var. Her iki filmde de tehdit bir anne ve çocuğa yöneliyor. The Shining’de Wendy’nin Jack’in kitap diye yazdığı onlarca sayfada aslında tek bir cümle olduğunu fark etmesiyle başlayan o ünlü sekans ,Cape Fear’da tiyatro salonunda geçen Max Danielle sahnesinde gözümüzün önüne geliyor sanki. “Ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan” bu iki karakterin masum insanlarla yalnız kaldığı ve gerilimin yükseldiği anlar iki filmde de oldukça benzer. Hatta her iki filmdeki baş karakterlerin final sahnelerindeki “sonları” bile benzer noktalara örnek olarak gösterilebilir.
Tüm bu tespitler belki bir çok sinema izleyicisi tarafından anlamsız bir komplo teorisi olarak görülebilir. Çoğu sinema eleştirmenin üzerinde anlaştığı bir nokta Scorsese’nin gayet “kişisel” bir film ortaya çıkardığı yolunda. Biz öyle düşünmüyoruz.
Scorsese’nin filmografisinde bence gayet ayrı bir yerde duruyor Cape Fear. Alışılmış mafya-suç hikâyeleri anlatmakta usta olan yönetmenin o dingin kamerasından ve temposundan bu filmde eser yok. Tüm bunların yanında Scorsese’nin daha filmin başında De Niro’nun sinemaya girdiği sahnede, perdede gösterilen filmde, Jack Nicholson o ünlü, baltayla parçalanmış kapıdan yüzünü gösterdiği sahneye bir “selam” çaktığını da not etmek gerekir. Bu basit bir “raslantı” olamaz.
Scorsese’nin filmografisinde bence gayet ayrı bir yerde duruyor Cape Fear. Alışılmış mafya-suç hikâyeleri anlatmakta usta olan yönetmenin o dingin kamerasından ve temposundan bu filmde eser yok. Tüm bunların yanında Scorsese’nin daha filmin başında De Niro’nun sinemaya girdiği sahnede, perdede gösterilen filmde, Jack Nicholson o ünlü, baltayla parçalanmış kapıdan yüzünü gösterdiği sahneye bir “selam” çaktığını da not etmek gerekir. Bu basit bir “raslantı” olamaz.Ancak Cape Fear’la ilgili şimdiye kadar kabul görmüş olan bazı çıkarımlara itiraz ettiğimiz noktalar sadece bununla sınırlı değil. Çoğu sinema eleştirmeninin senaryodaki “iyi-kötü” dengesiyle Scorsese’nin fazla ilgilenmediği yargısı, bana göre senaryodaki sonlara doğru iyice açığa çıkan dengesizliği ve seyircide oluşan tatminsizliği perdelemek için uydurulmuş zorlama bir tespit. Filmin başlarında dengeyi baş karakter De Niro lehine kuran film, oluşturduğu anti-kahramanın karşısına yozlaşmış, şımarık ve ahlâksızlığın tavan yaptığı bir avukat karakteri ve onun hafif meşreb ailesini yerleştirirken, seyirciyi açıkça De Nito lehine bir tercih yapmaya zorluyor. Evet, kahramanımız tecavüzden içeri girmiş bir suçlu olabilir ama sonuçta bu rezil avukat tarafından haksızlığa uğramıştır. Eğer o avukat işini tam yapsaydı kahramanımızın 14 yılı da çalınmamış olacaktı. Zaten karısını aldatan bu zengin avukat bozuntusundan da başka bir şey beklenemezdi. Ancak filmin sonlarına doğru senaryo, karakterlere biçtiği rolleri ters yüz ederek “kurt-kuzu” denklemini bozuyor ve izleyenleri “sürpriz bir son” barındırmayan filmden en azından afallayarak ayrılmasına yarayacağına düşündüğü bir yola giriyor. Bu biraz da “ticari” sayılabilecek tercih, her ne kadar “haklı-haksız” sınırını ortadan kaldırıldığını düşündürse de, aslında filmin sonunda yapılan bu hamle hiç gerek olmadığı halde filme bir “sürpriz” ekleme dürtüsünden kaynaklanıyor. Bu da ister istemez filmin başından beri kurduğu karakterlerin ahlâki bütünlüğüne zarar veriyor ve benim gibi çoğu izleyicide de bir tatminsizlik duygusu oluşturuyor.
Fakat tüm bunlar Cape Fear’ın kötü bir film olduğunu insanlara düşündürtmesin. Her ne kadar Scorsese’nin The Shinnig’den fazlasıyla etkilendiği düşünsekte, önümüzde başta oyuncu yönetimi olmak üzere gayet eli yüzü düzgün, kalburüstü bir gerilim – suç filmi duruyor. De Niro gibi sırf bu film için cebinden parasını ödeyerek dişlerinin şeklini bozdurması, aylarca üzerinde kalacak “kumaş boyasıyla” dövmelerini yaptırması gibi kendini oynayacağı karakterle bütünleştiren “metot oyunculuğu” ilkelerini uygularken, yan rollerdeki Nick Nolte , Jessica Lange ve Juliette Lewis'in oyunculuk performanslarına söyleyecek bir şey yok! Ama özellikle Jessica Lange…
Fakat tüm bunlar Cape Fear’ın kötü bir film olduğunu insanlara düşündürtmesin. Her ne kadar Scorsese’nin The Shinnig’den fazlasıyla etkilendiği düşünsekte, önümüzde başta oyuncu yönetimi olmak üzere gayet eli yüzü düzgün, kalburüstü bir gerilim – suç filmi duruyor. De Niro gibi sırf bu film için cebinden parasını ödeyerek dişlerinin şeklini bozdurması, aylarca üzerinde kalacak “kumaş boyasıyla” dövmelerini yaptırması gibi kendini oynayacağı karakterle bütünleştiren “metot oyunculuğu” ilkelerini uygularken, yan rollerdeki Nick Nolte , Jessica Lange ve Juliette Lewis'in oyunculuk performanslarına söyleyecek bir şey yok! Ama özellikle Jessica Lange…Scorsese - De Niro ortaklığından nasıl bir “gerilim” çıkabileceğini görmek için bile seyredilmesi gereken bir film Cape Fear…Ama önce The Shining izlenmeli tabiî.
İyi seyirler….
İyi seyirler….
1 Yorum:
Bir not ben ekliyeyim. Cape Fear filminin orijinali 1962 de çekiliyor. İlk filmde Gregory Peck ve Robert Mitchum oynuyor. İkinci filmde ilk filmin iyi karakteri Gregory Peck,"kötünün" Robert De Niro'Nun Avukatı - kötü karakter Robert Mitchum ise "iyinin" Nick Nolte'nin avukatını oynuyor. Güzel göndermeler...
Yorum Gönder