Sinema Dergisi’nin Aralık sayısında eleştirmen Alkan Avcıoğlu, Amerika'daki eleştirmenler tarafından öve öve bitirilemeyen yılın animasyonu (!) Up ile ilgili olarak Jim Windolf’un “Sosyal ve ekonomik olarak çöküşte olan her dönemde konjonktüre tezat olarak içimizdeki çocuğun ihtiyaçlarını besleyen sevimli kültürel ürünlerin dominant hâle geldiği” gibi çok yerinde bir tespitini alıntılıyor ve hemen arkasından ekliyor: “Şirinlik etrafımız dalga dalga sarmalayan yeni hâkim kültürün başat makinelerinden biri”.
Hollywood’un büyük stüdyoları tarafından özellikle “teknolojik” özellikleri ön plana çıkartılarak tüm dünyaya pazarlanan şirinlik muskası animasyon filmlerinin ortalığı parsellediği bu dönemde, sessiz sedasız bir animasyon filmi şimdiye kadar para babası yapımcıların uygulamaya cesaret edemediği ve hiçbir zaman da edemeyeceği “yalınlıkla” kaleme alınmış bir senaryoyla ortaya çıkıp, son 10 yılın en iyi animasyon filmleri arasına girmeyi başardı. Bu film şimdiye kadar uluslararası festivallerde 4 ödül almayı başarmış Adam Elliot’un son filmi Mary and Max.
Son dönemdeki animasyon filmlerinin aksine “şirin ya da komik” değil, daha “insana yakın” ve daha “samimi” olma çabasında Mary and Max…. Bu niyetini de filmin daha ilk dakikalarında belli ediyor. Avustralya’da, alkolik bir anne ve muhtemelen derin bir depresyon içindeki babasıyla aynı evi paylaşan, asosyal Mary ile New York’taki dairesinde çikolatalı sandviçini yiyip, çizgi film seyretmekten keyif alan Asperger sendromlu Max’in imkânsız sayılabilecek arkadaşlığını anlatan film, günümüz modern dünyası tarafından “deli” yaftasıyla yaftalanıp, toplumdan dışlanan bireylerin iç dünyalarını oldukça “içten” bir bakış açısıyla izleyiciye sunuyor ve herkes tarafından kabul gören “normal” şeyleri tartışmaya açmaktan çekinmiyor.
Sinemayı, hele hele animasyon türünü “çerezlik bir eğlence” olarak gören oldukça kalabalık bir sinema izleyicisi grubunu irite edecek bu duruş, gişe kaygısı güdülmeden yapıldığı her halinden belli olan bu filmi gözümüzde ayrı bir değerli kılıyor. Büyük bir çoğunluğu Mary ile Max’in mektuplaşmalarından oluşan film, Adam Elliot'un usta işi metni ve Philip Seymour Hoffman’nın sinema okullarında ders diye okutulacak, oyuncunun sadece sesiyle nasıl bir karaktere hayat verebileceğini gösterdiği mükemmel seslendirmesiyle, keyifli bir seyirlik sunmaktan öte akıcı bir tempo yakalamayı başarıyor.
Ana akım sinema örnekleri gibi çok fazla “beylik” laflar etme niyetinde değil Mary and Max. Toplumun doğru ve normal kabul ettiği şeylerin dışında kalınırsa, bunun çok dert edilmemesini söylüyor sadece, hepsi bu…Max’in otobüs durağında beklerken, Mary’nin gönderdiği çikolatanın üzerindeki “Önce Kendini Sev” yazısını görmesi ve hemen arkasından Mary’e yazdığı mektupta, muzdarip olduğu mental bozukluk ile ilgili kurduğu “Aspi olmayı seviyorum”cümlesi, bize Max’in yaşadığı “aydınlanmayı” gösteriyor. Mary’nin fiziksel kusurları ile hesaplaşması ise ayrı bir derinlik katıyor filme.
Mary and Max’i ilk izlediğimde aklıma nedense Don Hertzfeldt’in ödül avcısı kısa animasyon filmi “Everything Will Be Ok ” geldi. Meraklıları için bu notu da düşelim. Ciddi sayılabilecek zihinsel sorunlarla boğuşan Bill’in dış dünya ile etkileşimini gayet naif bir dille anlatan bu küçük “başyapıt” ile Mary and Max arasındaki benzerlikler, sadece hikâye anlatmadaki ustalıklarından kaynaklanmıyor. Her iki film de aynı noktalara temas ediyorlar.
Herkese iyi seyirler…
by Holmes
--
Nicedir blogda yazmak için ikna etmeye çalıştığım çok değerli bir dostum daha blog bünyesine katıldı. Hakan, nam-ı diğer Holmes bundan böyle sinema yazılarıyla blog sütunlarımızın konuğu. Blogda futbol dışına pek çıkmıyoruz. Great White'ın sinema ve müzik temalı yazıları haricinde. Ben hayatta da spor dışına pek fazla çıkmazdım Hakan'la tanışana dek. Sadece isminin telaffuzu karizmatik olan yönetmenlerin adını bilir, güzel afişli filmleri güzel filmler sanırdım. Bu adam sayesinde afişlerin ve afili isimlerin ötesine geçtik. Blog da O'nun haftalık sinema yazılarıyla futbolun ötesine geçecek. Buna inanıyorum. Ve kendisine tekrar hoşgeldin diyorum.
--
4 Yorum:
"Philip Seymour Hoffman bir kez daha yendi beni. "Tamam, bundan daha fazlasını yapamaz" diyorum, yine hayat veriyor bir karaktere. Adamı izlemediğim rol kalmadı ve sürekli yeni yeni rollerle karşıma çıkıyor. İzlediğim her filmi süper oluyor, süper olmayanlarda da onun oyunculuğu ön plana çıkıyor. 42 yaşındaki Oscarlı oyuncuyu umarım ekranlarda görmeye devam ederiz. Bu kadar çok yönlü aktör bulmak zor."
Demişim yazımda ben de. :))
2009'un en iyi 10 filminden biriydi benim gözümde. Up'ın yerini farklı tutacak olursak, son dönemdeki animasyonlarda farklı bir pozisyonda. İzletilesi filmlerden...
http://cineshoot.blogspot.com/2009/12/arkadaslgn-boylesi-mary-ile-max-2009.html
İşte bu çok güzel bir haber. Biz sinemaseverler olarak yukarıdakine benzer harika analizlerini ve tabii ki film tavsiyelerini merakla bekliyoruz artık Holmes' un..
Bu arada Mary and Max hayli ilgimi çekti doğrusu. Konusu gerçekten ilginçmiş. Up' ı izleyip pek de beğenmemiş (Bir Wall-e performansı beklemiştim) biri olarak bu filmin oscar kazanmasını isterim..
Tekrardan hayırlı olsun:)
Öncelikle hoşgeldin Hakan
Mary and Max'i senin önderliğinde izlemiştik, ''samimiyet'' olgusuna katılıyorum.
Hakancım "nihayet" hoşgeldin. Bu tespitlerin; "Sinema" olgusunun, genellikle zaman geçirmek yahut bu akşam bir film izleyeyim de kafam dağılsın mantığıyla tomurcuklandığı beynime biraz fazla olduğu bir gerçek. Ama bu konuda sayende giderek aşama kaydettiğimiz için de teşekkürler. Bu arada her ne kadar Mary and Max i beklediğim kadar güzel bulamasam da hatayı kendimde arıyor ve bir türlü ulaşamıyorum.
Yorum Gönder