Cape Fear: Scorsese Kubrick Sularında
Seyrettiğim bir filmi, geçmişte çekilen ve o filmin muadili sayılabilecek başka bir filmle genellikle kıyaslamam. Türünün “öncü” sayılabilecek olan filmlerine ne kadar öykündüğü, yönetmenin o filmlerden ne kadar etkilendiği, o filmlerdeki hangi kalıpları uyguladığı çoğu zaman üzerinde düşünülmesi gereken bir konu gibi gelmez bana. Yönetmen bu saydıklarımın hepsini yapmış ya da hiçbirini yapmamış olsun benim için önemli olan “sinema” adına ne ortaya koyduğudur. Ama nedense Cape Fear’ı seyrettikten hemen sonra aklıma Kubrick’in 1980 yılında çektiği ve bana göre gerilim türünün rahatlıkla “başyapıtı” sayılabilecek filmi The Shining (Cinnet) geldi. İlk başta, Scorsese gibi kendini kanıtlamış bir yönetmenin filminden sonra böyle bir kıyaslama yapmanın ne kadar mantıklı olup olmadığını düşündüm. Sonuçta her iki filminde “benzer” yanları olduğu gibi, birbirinden tamamen bağımsız görünen tarafları da vardı. Ama her şeye rağmen içimdeki ses “Cape Fear”a daha yakından bakmamı söylüyordu. Bende öyle yaptım…
Öncelikle Scorsese’nin elindeki malzemenin Kubrick’ten daha fazla olduğunu belirtmek gerek. Hem oyuncu kadrosu, hem de mekân olarak Scorsese daha fazla “materyale” sahip. Kubrick’in filminin neredeyse tamamı, kapalı mekânda geçerken, Cape Fear’da böyle bir durum söz konusu değil. Cape Fear’da karşımızda “dönüşmüş” bir karakter varken, Shinnig’de dönüşüm dalga dalga geliyor… Buna karşın benzer noktalar da gözden kaçacak gibi değil. Scorsese’nin elinde “manyak” olarak Robert De Niro, Kubrick’in ise Jack Nicholson var. Her iki filmde de tehdit bir anne ve çocuğa yöneliyor. The Shining’de Wendy’nin Jack’in kitap diye yazdığı onlarca sayfada aslında tek bir cümle olduğunu fark etmesiyle başlayan o ünlü sekans ,Cape Fear’da tiyatro salonunda geçen Max Danielle sahnesinde gözümüzün önüne geliyor sanki. “Ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan” bu iki karakterin masum insanlarla yalnız kaldığı ve gerilimin yükseldiği anlar iki filmde de oldukça benzer. Hatta her iki filmdeki baş karakterlerin final sahnelerindeki “sonları” bile benzer noktalara örnek olarak gösterilebilir.
Scorsese’nin filmografisinde bence gayet ayrı bir yerde duruyor Cape Fear. Alışılmış mafya-suç hikâyeleri anlatmakta usta olan yönetmenin o dingin kamerasından ve temposundan bu filmde eser yok. Tüm bunların yanında Scorsese’nin daha filmin başında De Niro’nun sinemaya girdiği sahnede, perdede gösterilen filmde, Jack Nicholson o ünlü, baltayla parçalanmış kapıdan yüzünü gösterdiği sahneye bir “selam” çaktığını da not etmek gerekir. Bu basit bir “raslantı” olamaz.
Fakat tüm bunlar Cape Fear’ın kötü bir film olduğunu insanlara düşündürtmesin. Her ne kadar Scorsese’nin The Shinnig’den fazlasıyla etkilendiği düşünsekte, önümüzde başta oyuncu yönetimi olmak üzere gayet eli yüzü düzgün, kalburüstü bir gerilim – suç filmi duruyor. De Niro gibi sırf bu film için cebinden parasını ödeyerek dişlerinin şeklini bozdurması, aylarca üzerinde kalacak “kumaş boyasıyla” dövmelerini yaptırması gibi kendini oynayacağı karakterle bütünleştiren “metot oyunculuğu” ilkelerini uygularken, yan rollerdeki Nick Nolte , Jessica Lange ve Juliette Lewis'in oyunculuk performanslarına söyleyecek bir şey yok! Ama özellikle Jessica Lange…İyi seyirler….
Nuri Sahin Istikrar Abidesi !
Almanya Birinci Ligi´nde bugün oynanan "Revier Derbisi"nde Borussia Dortmund deplasmanda Schalke 04´e 2-1 maglup olmaktan kurtulamadi.Olmayınca Olmuyor (1-1)
Evet, sahiden de siz ne kadar isterseniz isteyin olmayınca olmuyor. Antalya deplasmanında Trabzonspor' un özellikle ikinci yarıda göstermiş olduğu kazanma azmi, gerek şanssızlık, gerek beceriksizlik gerekse Antalyaspor' un kendi sahasında kazanacağı bir puan adına göstermiş olduğu müthiş direnç karşısında sonuçsuz kalmış oldu. Tıpkı bundan önce oynanan ve gene beraberlik ile sonuçlanan Bursaspor ve İBB maçları gibi..Bir kere en başta sahaya sürdüğü kadro açısından Şenol Hoca' nın hakkını vermek isterim. Ömer' in yokluğunda Serkan' ı sağ beke çekerek Giray, Egemen ve Cale ile birlikte klasik defansını korudu ve ortasahaya Colman' ın yokluğunda Selçuk' un yanına Ceyhun' u monte ederek sağ çizgiye Burak Yılmaz' ı, sol kanada Engin' i, Umut' un hemen arkasına da serbest oyuncu olarak Alanzinho' yu yerleştirerek alabildiğine ofansif bir kadro ile maça çıktı. Yani buraya kadar eyvallah..
Ancak ne var ki, bazen işler soyunma odasındaki taktik tahtasında yapılan planlar gibi yerinde gitmeyebiliyor. İlk yarı boyunca defansta bir çok maçta olduğu gibi Cale, orta göbekte Ceyhun, sol çizgide Engin ve ileride Umut vasatı bulmak bir yana sahada tel tel dökülünce Şenol Hoca' nın planları da tersyüz oldu tabii ki..
Buna rağmen Selçuk İnan' ın kullandığı korner atışında kafa ile kaleyi gören Burak' ın golüyle öne geçmeyi bildik. Fakat takımda özellikle yukarıda saydığım futbolcuların son derece düşük performansı, Antalyaspor' un maçta sadece bir kez girdiği pozisyonu Necati' nin düzgün vuruşuyla gole çevirmesine bir nevi zemin hazırlamış oldu. .
İlk yarı sonunda benim Şenol Hoca' dan beklentim takımdaki bu kötü futbolu iyiye çevirebilecek bir hamleyi gerçekleştirmesiydi ancak ikinci yarıya da aynı kadro ile başladı takım. Fakat tıpkı bundan önceki maçlarımızda olduğu gibi, ikinci yarıda kadro olarak aynı da olsa oyunsal anlamda bambaşka bir takım vardı sahada. Ben bunu soyunma odası motivasyonuna bağlıyorum açıkçası..
İkinci yarıda oynanan pozitif futbol ve gol için gösterilen büyük iştah en azından bir gol ile bu maçın kazanılacağı izlenimini verirken Alanzinho-Gabric değişikliğine gidiverdik. İşte Şenol Hoca' nın bana göre maçtaki en büyük hatası buydu. Alanzinho ilk yarı boyunca çok mu iyiydi? Hayır! Fakat ben şunu anlamakta güçlük çekiyorum. Bir takımda 5 kişi birden vasatın altında performans gösteriyorsa, bu beş kişi arasından en fazla yaratıcılık beklenen oyuncunun ilk tercihte alınma mantığı nedir yahu? Yattara varken de kabak hep onun başına patlar ve sahada tel tel dökülen onca oyuncunun arasından sırf şapkadan tavşan çıkaramadı gerekçesiyle o oyundan alınır ve rakip takım daha çok direnç kazanırdı. Gerçi bu maçta Antalyaspor takımı bizden alacağı bir puana o derece şartlanmıştı ki Alanzinho' nun çıkması Antalyaspor' a bir direnç getiremedi ama Trabzonspor' un hücumda yaratacağı zenginlikleri maalesef engelledi. Bu duruma Gabric' in ve sonradan oyuna giren Teofilo' nun pasif oyunu da eklenince ikinci yarıda performansları artan Engin, Ceyhun, Selçuk ve Umut' un çabaları sonucu değiştirmeye yetmedi..
Tabii yazının tam bu noktasında Umut hakkında da bir şeyler söylemek gerekecek. Şu forvet yokluğunda kendisini hala yangında kurtarılacak ilk adamlardan biri olarak görüyor olsam da bu maçta beni dahi çileden çıkardı. İkinci yarıda Engin' in hazırladığı elverişli pozisyonu dışarıya göndermesi, cezasahasının hemen içinde adeta penaltı kullanırcasına uygun bir pozisyonda kaleyi dahi bulamaması ve birçok pozisyonda topu ezmesi dayanılır gibi değildi. Lakin ben gene de ilk olarak Umut' a kızmaktansa şu takımı sadece Umut' un ayaklarına mahkum eden Yönetim' i suçlu bulduğumu belirteyim..
Sonuç olarak kalecimiz Onur' un tek bir kurtarış yapmasına dahi gerek kalmadan oynadığımız bir maçta daha iki puan bırakarak sezon sonunda ilk üç hedefimiz adına büyük bir avantajı daha kaçırmış olduk. Ancak şu da bir gerçek ki, arasıra rastlanan futbol mucizelerinden biri daha gerçekleşmezse bu takım şu Antalyaspor' u yarı finalde rahatlıkla eler ve Türkiye Kupası' nda finale adını yazdırır. Finalde ne yapar, şimdiden bir şey söylemek güç olsa da şu sezon adına en azından bir teselli olacağı kesin..
Bir Asistin Düşündürdükleri
Bir sürü mesel anlatılır durur ve deriz ki sonunda, Futbol asla futbol değildir. Sonra yine bir başka pencereden anlatılanlar... Futbol aslında sadece futboldur derler, ben pek inanmam ama haklı gerekçeleriyle buna inananlar da bulunur. Şimdi bir süreci paylaşacağım sizlerle, güneş görmeyen bir pencereden.UEFA Son 16

FC Rubin Kazan (RUS) v VfL Wolfsburg (GER)
Club Atlético de Madrid (ESP) v Sporting Clube de Portugal (POR)
SL Benfica (POR) v Olympique de Marseille (FRA)
Panathinaikos FC (GRE) v R. Standard de Liège (BEL)
LOSC Lille Métropole (FRA) v Liverpool FC (ENG)
Juventus (ITA) v Fulham FC (ENG)
Valencia CF (ESP) v Werder Bremen (GER)
Galatasaray - Fenerbahçe || Kandiller Sönerken
Mahalle kahvesinde toplu kandilleşme, kahve milletinin insanlarıyla maç öncesi ısınma yorumları. Kaldı mı böyle mahalleler? Mecit Mecidi'nin "Avaze gonjeshk-ha" filmini izlemişim evvel, moral tavan yapmış. Yüzümde sebepsiz olduğu her bir dişimden belli olan bir gülümseme var. Maç başlıyor. Galatasaray, Madrid'de elde ettiği skor avantajını korur diye umuyor herkes. Kuralar çekildiğinde herkesin içini kaplayan korku, ilk maç sonrası yerini öyle bir güvene bırakmış ki, bu güvenin olduğu yerde o eski korkuyu hatırlamak ayıp. Belki de bu güvenin sebebi de o korkuya kapılmış olmanın utancı. (Aynı mantalite bugün Şükrü Saracoğlu çimlerini terkederken çılgınca Güiza'yı alkışlıyordu.) İlk yarının ilk dilimi o korkunun ürpertisiyle diken diken etti zihinleri. Forvetsiz Galatasaray'da bir şeyler yapmaya çabalayan 2.5 oyuncu var sahada. İsimler önemsiz. 2. yarı bu 2.5 isme biri katıldı, katılmaz olaydı, pirinç beklerken evdeki bulgurdan da etti bizi. Caner'in gördüğü kartta kendisi kadar Türk hakemliği de suçludur. Oyundan çıktığı andan itibaren 2 dakika geriye sarın. Forvetsiz takımın ileri ucuna ekstra bir güç getirmeye başlamıştı Caner. Gol onun taşıdığı bir top sonrası kazanılan taç atışıyla başlayan bir pozisyon neticesinde gelmişti. Forlan'ın golüne söyleyecek tek sözüm dahi yok. O gol, Avrupa Kupası maçlarının olmazsa olmazı "Basit gol yeme hakkı"nın bir tezahürü. Tur hesapları yaparken hep dahildir hesaba bu tip goller. Piyango Forlan'a çıktı. Forvetiniz olmayınca rakip yarı sahada ziyaretler hep makbul olanından oluyor. Eh, kendi sahanızda oynadığınız karşılaşmalarda rakip yarı sahası sizin için kısa ziyaretler sokağıysa en iyisi eve dönmek. Elimiz boş değil bence, ortaya konan mücadele, turun -bana göre- son anda kaçması. Atletico bugün Sami Yen'in çimlerine gömülebilirdi. Onca eksiğe(varken yokları oynayanlar, olmasaydı daha iyiydi dedirtenler), ve onca -saha dışı- yanlışa rağmen hem de. Olabilirdi.
Emre tüm sezon başı tahminlerimi çürütürken bu kadar sevineceğimi bilemezdim. Atılan gol sonrasında Fenerbahçe'nin bu kadar aciz bir görüntü sergileyeceğine de rüyamda görsem inanmazdım. İhtiyaç bir gol geldi mi? Geldi. Sonrası tecrübe, tecrübeliymiş gibi yapmak bile yetecek. Oyun soğutulacak, kontralar yakalanacak. Hayır, ateşle oynamayı tercih etti Fenerbahçe. Keşke gol geç gelseydi dedirtti. Devre arası Camiden kalma amcalarla sohbet ediyoruz, en yaşlısı Fener orta sahası 50. dakikayı göremeyecek bu gidişle dedi. Görmüş geçirmiş olmak da başka oluyor doğrusu. Emre 2. yarı iyiden iyiye yalnız kalınca top kayıpları arttı. takım genelinden konuşmaya bile gerek görmüyorum. Emre'nin top kayıpları arttı ve film koptu iyiden iyiye. Buna rağmen işte be dedirten tek adamdı orta sahada. Kontraya çıkacak diye beklediğimiz Fenerbahçe, kontra gibi bir top sonrası yapılan faulden yiyor golü. 2. Kandil de İstanbul karanlığına gömülüyor. Azad Kezer´e 23 Dakika Yetti !
Almanya´nin en yüksek beş U15 Ligleri´nden biri olan C Junioren Regionalliga Südwest´te mücadele eden Ludwigshafener SC U15 Takimi bu hafta sonu oynadigi macta, deplasmanda JFG Saarlouis´i 3-0 maglup etti.Logo Beğenmeyen Takımlar #8
Bu başlığa bu kadar hakkıyla oturan bir logoyla rastlamamıştım şimdiye dek. Araştırmalar sürerken bir alttaki logoyu gördüm ve aklıma dedemin lokmalı sözü geldi. Hakkaten de o nasıl bir logodur yahu? Dali görse bütün çalışmalarını çöpe atardı.
Bugün de kullanılan logonun temeli.
İşte bu logo benim için çok özeldir. 17 Ağustosta kaybettiğimiz kardeşimizin hatırasıdır bu logo. O, sarı saçları ve Bayern forması. Bu logoyu ne vakit görsem aklıma gelir.
Aramızdan ayrıldığında 18 yaşındaydı. Fazla sürmedi ömrü, şu logonun ömrü kadar sürmedi. Bari şu logo sonsuza kadar varolsun. Niye mi? O niye aramızdan ayrıldı ki?
Aklın Yolu 1-1
Dünyanın en güzel stadlarından biri olan İnönü'de güzel bir derbi keyfi yaşamaktı amacımız... Kalite olarak olmasa da heyecan olarak, mücadele olarak az çok beklediğimizi de aldık. Zaten Türk futbolseverler olarak bu cümle dilimize pelesenk oldu; "Kalite olarak değil ama mücadele olarak güzel bir maçtı". Biz bu cümleyi daha çok kurarız. Siz de daha çok okursunuz. Kaliteyi beklemektense beklentiyi azaltmak en mantıklısı olacak herhalde...Mustafa Denizli yine kimseyi "şaşırtamadı". Çünkü şaşırtılmaya alışmış bir kitle bir zaman sonra bu duyuyu kaybediyor olsa gerek... Geri dörtlü ve iki ön libero beklendiği gibiydi Beşiktaş'ta. Ama ofansif bölge biraz farklıydı. Nobre ile başladı Mustafa Denizli. Bence de büyük oranda doğru bir hamleydi. Erken gol bulup maçı erken kopartmak niyetindeydi besbelli. Hava toplarında ve karambollerde Nobre'nin Bobo'dan biraz daha iyi olduğu aşikar. Ayrıca Nobre'nin inanılmaz presi ve tabiri caizse rakip stoperleri "bunaltması" Bobo'ya göre artısı. Pazar günü de oyunda kaldığı süre içinde didindi durdu. Fakat yağmur hesaba katılmadı. Bu havada bazen yerden oynamak daha mantıklıydı. Ama Beşiktaş bu yöntemi hiç kullanmak istemedi. Bence Beşiktaş'ın en iyisi Ekremdi. Çok koştu. Mücadele etti. Zor pozisyonlarda inanılmaz ortalar yaptı. Zaten Beşiktaş'ın kanat akınları genelde sol taraftan geldi. İbrahim Üzülmez ve Ekrem'in kanadında zayıf kalan Uğur'a sabreden Rijkaard'a inanamadım. Türkiye Liglerinin bence en iyi tempo yapan iki takımından biri olan Beşiktaş ( diğeri Trabzonspor ) ilk yarı boyunca bu özelliğini sahaya yansıtmaya çalıştı. Galatasaray'ın Beşiktaş'ın bu temposuna ayak uydurmaya çalışmasına anlam veremedim. Çünkü normalde bunu pek yapamayan Galatasaray'ın üstelik yorgunken bu tempoya karşılık vermesi imkansızdı. Zaten veremedi. Üstüste Beşiktaş tehlikeleri yaşandı ilk yarıda. Orta sahaya hakim olan Beşiktaş maçı koparabilecek pozisyonları bulmasına rağmen değerlendiremedi.
İlk yarıda Beşiktaş en iyi olan yönünü yani temposunu silah olarak kullanırken bu kez ikinci yarıya Galatasaray en iyi silahını kullanarak başladı. Yani ayağa pas trafiği. Kadrosunda diğer rakiplerine göre daha fazla Klas oyuncular barındıran Cimbom ayağa pas yaptığında ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bu, hem Kartalların temposunu düşürdü, hem yordu, hem de topun daha çok Galatasaray'da kalmasını sağladı. Bununla birlikte ilk yarı doğru düzgün pozisyon bulamayan Galatasaray pozisyon da bulmaya başladı. Orta sahada koşmaktan bitap düşen Ernst ve Fink Galatasaray'ın pas oyunu karşısında hiç top kazanamadı. Bu, muhtemel Cimbom golünü müjdeledi. Bu arada Mustafa Denizli Nobre ve Holosko'yu çıkartarak Bobo ve Nihat'ı aldı. Bence Holosko sahada kalmalıydı. Diri bir Nihat yorgun G. Saray karşısında iş yapar mantığıyla bu değişikliği yapan Denizli, aylardır Nihat'ın futbola yeni başlamış tecrübesiz, nerede duracağını bilmeyen bir futbolcu gibi oynadığını unuttu sanırım. Kesinlikle oyuna giren Tabata olmalıydı. Derken Sivok'un bir anlık dikkatsizliği yüzünden Arda kariyerinde Beşiktaş'a ilk kez gol atarken bu klas vuruşuyla sanki bize " daha önce atmadım çünkü böyle güzel bir gol olmasını bekliyordum" der gibiydi. Hiç beklemediği anda golü yiyen Beşiktaş, her zamanki gibi gereksiz paniğe kapıldı. Telaşlı paslar, kendinden emin olmaksızın yapılan hamleler... Tam bu anda doldur boşalta başlayacağı belli olan Beşiktaş'ta bu anların Türkiye'deki en iyi oyuncusu olan Nobre'nin oyundan çıktığı 10 dakika bile olmamıştı. Mustafa Denizli'nin daha 10 dakika önce oyundan aldığı Nobre'ye çaresizce baktığından eminim. Maçtan birgün önce orta sahada Mehmet Topalla birlikte Barış Özbek'i oynatacağını tahmin ettiğim ve yanılmadığım Rijkaard oyuna Mustafa Sarp'ı da aldığı dakikalarda gol yedi. Onun da bazı hamlelerden pişman olduğuna eminim ama iş işten geçmişti artık. Kalan dakikalarda Keitanın sağ çizgiden girdiği ve pas vermek yerine dar açıdan kaleye vurduğu poziyon dışında maç bitene kadar kayda değer bir gelişme olmadı zaten. Neill ve Emre Güngör ikilisinin uyumu, Servet ve Gökhan'ın uyumuna nazaran çok daha iyiydi. Ayrıca Elano bana göre Galatasaray'a geldiği günden beri ilk defa bu kadar etkiliydi.
Beşiktaş'ın eksisi artılarını kullanamamak, Galatasaray'ın eksisi ise Beşiktaş'ın eksilerinin üzerine gidememek oldu.
Mary And Max - Şirin Değil Samimi!
Sinema Dergisi’nin Aralık sayısında eleştirmen Alkan Avcıoğlu, Amerika'daki eleştirmenler tarafından öve öve bitirilemeyen yılın animasyonu (!) Up ile ilgili olarak Jim Windolf’un “Sosyal ve ekonomik olarak çöküşte olan her dönemde konjonktüre tezat olarak içimizdeki çocuğun ihtiyaçlarını besleyen sevimli kültürel ürünlerin dominant hâle geldiği” gibi çok yerinde bir tespitini alıntılıyor ve hemen arkasından ekliyor: “Şirinlik etrafımız dalga dalga sarmalayan yeni hâkim kültürün başat makinelerinden biri”.
Hollywood’un büyük stüdyoları tarafından özellikle “teknolojik” özellikleri ön plana çıkartılarak tüm dünyaya pazarlanan şirinlik muskası animasyon filmlerinin ortalığı parsellediği bu dönemde, sessiz sedasız bir animasyon filmi şimdiye kadar para babası yapımcıların uygulamaya cesaret edemediği ve hiçbir zaman da edemeyeceği “yalınlıkla” kaleme alınmış bir senaryoyla ortaya çıkıp, son 10 yılın en iyi animasyon filmleri arasına girmeyi başardı. Bu film şimdiye kadar uluslararası festivallerde 4 ödül almayı başarmış Adam Elliot’un son filmi Mary and Max.
Son dönemdeki animasyon filmlerinin aksine “şirin ya da komik” değil, daha “insana yakın” ve daha “samimi” olma çabasında Mary and Max…. Bu niyetini de filmin daha ilk dakikalarında belli ediyor. Avustralya’da, alkolik bir anne ve muhtemelen derin bir depresyon içindeki babasıyla aynı evi paylaşan, asosyal Mary ile New York’taki dairesinde çikolatalı sandviçini yiyip, çizgi film seyretmekten keyif alan Asperger sendromlu Max’in imkânsız sayılabilecek arkadaşlığını anlatan film, günümüz modern dünyası tarafından “deli” yaftasıyla yaftalanıp, toplumdan dışlanan bireylerin iç dünyalarını oldukça “içten” bir bakış açısıyla izleyiciye sunuyor ve herkes tarafından kabul gören “normal” şeyleri tartışmaya açmaktan çekinmiyor.
Sinemayı, hele hele animasyon türünü “çerezlik bir eğlence” olarak gören oldukça kalabalık bir sinema izleyicisi grubunu irite edecek bu duruş, gişe kaygısı güdülmeden yapıldığı her halinden belli olan bu filmi gözümüzde ayrı bir değerli kılıyor. Büyük bir çoğunluğu Mary ile Max’in mektuplaşmalarından oluşan film, Adam Elliot'un usta işi metni ve Philip Seymour Hoffman’nın sinema okullarında ders diye okutulacak, oyuncunun sadece sesiyle nasıl bir karaktere hayat verebileceğini gösterdiği mükemmel seslendirmesiyle, keyifli bir seyirlik sunmaktan öte akıcı bir tempo yakalamayı başarıyor.
Ana akım sinema örnekleri gibi çok fazla “beylik” laflar etme niyetinde değil Mary and Max. Toplumun doğru ve normal kabul ettiği şeylerin dışında kalınırsa, bunun çok dert edilmemesini söylüyor sadece, hepsi bu…Max’in otobüs durağında beklerken, Mary’nin gönderdiği çikolatanın üzerindeki “Önce Kendini Sev” yazısını görmesi ve hemen arkasından Mary’e yazdığı mektupta, muzdarip olduğu mental bozukluk ile ilgili kurduğu “Aspi olmayı seviyorum”cümlesi, bize Max’in yaşadığı “aydınlanmayı” gösteriyor. Mary’nin fiziksel kusurları ile hesaplaşması ise ayrı bir derinlik katıyor filme.
Mary and Max’i ilk izlediğimde aklıma nedense Don Hertzfeldt’in ödül avcısı kısa animasyon filmi “Everything Will Be Ok ” geldi. Meraklıları için bu notu da düşelim. Ciddi sayılabilecek zihinsel sorunlarla boğuşan Bill’in dış dünya ile etkileşimini gayet naif bir dille anlatan bu küçük “başyapıt” ile Mary and Max arasındaki benzerlikler, sadece hikâye anlatmadaki ustalıklarından kaynaklanmıyor. Her iki film de aynı noktalara temas ediyorlar.
Herkese iyi seyirler…
by Holmes
--
Nicedir blogda yazmak için ikna etmeye çalıştığım çok değerli bir dostum daha blog bünyesine katıldı. Hakan, nam-ı diğer Holmes bundan böyle sinema yazılarıyla blog sütunlarımızın konuğu. Blogda futbol dışına pek çıkmıyoruz. Great White'ın sinema ve müzik temalı yazıları haricinde. Ben hayatta da spor dışına pek fazla çıkmazdım Hakan'la tanışana dek. Sadece isminin telaffuzu karizmatik olan yönetmenlerin adını bilir, güzel afişli filmleri güzel filmler sanırdım. Bu adam sayesinde afişlerin ve afili isimlerin ötesine geçtik. Blog da O'nun haftalık sinema yazılarıyla futbolun ötesine geçecek. Buna inanıyorum. Ve kendisine tekrar hoşgeldin diyorum.
--
Faruk Özak & Trabzon & Akyazı Projesi

James Rodriguez

Ilkay Gündogan'dan Bayer'e Çelme !
Almanya Birinci Ligi Bundesliga'da rekortmen şampiyon Bayern Münih'e bu hafta bir çelme Türk yetenek İlkay Gündogan'dan geldi. 1.FC Nürnberg´in evinde ağırladiğı ve 38´inci dakikada 1-0 geriye düstügü Bayern Münih karsisinda, 54´üncü dakikada sahneye cikan 1990 dogumlu orta saha oyuncumuz Ilkay Gündogan, beraberligi saglayan golü kaydetti.Bayern kalecisi Jörg Butt´un kurtardigi bir topu önünde bulan Ilkay, sag ayagi ile tamamlayarak hem takimi icin altin degerinde bir puan kazandirdi, hem de daha yeni baslayan profesyonel kariyerindeki ilk Bundesliga golünü atti.
Su ana kadar Nürnberg adina 11 lig macina cikan ve bir asisti bulunan yetenekli gencimiz, ilk golünün yani sira milli takimimiz icin de enteresan konuma geldi.
Almanya U20 Milli Takimi´nda forma giyen gencimiz, bundan önce hedefinin Almanya Milli Takimi oldugunu aciklasa da, sonradan Türkiye A Milli Takimi icin de kapisinin acik oldugunu ima eden sözler sarfetmisti.
Ilkay Gündogan gecen sezonun ikinci yarisinda VfL Bochum U19 Takimi´ndan, 1.FC Nürnberg´e transfer olmustu. Transferindeki onemli pay Nürnberg´in o zamanki teknik direktörü Michael Oenning´e ait. Oenning, Bochum altyapisinda antrenörlük yapmisti ve Ilkay'i Nürnberg'e de israrla istemisti.
PAF Takimlarina baktigimizda ise Fortuna Düsseldorf PAF Takimi deplasmanda Eintracht Trier´i 3-0 maglup ederken, iki gol 1989 dogumlu Türk sag bek Erhan Zent´ten geldi.Bu goller ile Erhan´in ligdeki toplam gol sayisi 3 oldu.
Bu arada yine start alan Almanya U17 Ligi´nde evinde Bayern Münih ile karsilasan Karlsruher SC U17 Takimi 3-1 maglup olurken, Karlsruhe´nin tek golü muhtesem bir rövasata ile 1993 dogumlu oyun kurucu Tolga Ulusoy´dan geldi.
Bu gol ile toplam gol sayisini 5´e cikaran Tolga, ligin ikinci yarisina iyi bir baslangic yapmis oldu.Arminia Bielefeld U17 Takimi ise deplasmanda MSV Duisburg U17 Takimi´ni 2-0 maglup ederken, Bielefeld´in bir golü 1994 dogumlu Türk orta saha oyuncusu Nuri Konak´tan geldi.
Bu gol Nuri´nin ligdeki ilk golü oldu.
Trabzonspor 0 - 0 İBŞB || Kulübedeki Cinayet

Lille - Fenerbahçe

Futblog Klişeleri #1
Tamamen kişisel tespitlere dayanan bir yazı olacağını baştan belirteyim. Hedefimde cidden hiçkimse yok. Tanju ile konuyu konuşurken, bana birilerinin bu yazıya çok kızabileceğini söyledi. Belki dediği doğrudur. Ve haklı çıkacaktır. Fakat ben böyle düşünmüyorum bu yazıyı yazan şahıs olarak. Artık kendi çapında bir alem halini almış bu ortamın da kendine has geyiklere sahip olduğunu, ve belli sınırlar dahilinde bunlarla da eğlenilebileceğini düşünüyorum. -Tamam, tutkuyla yabancı takımlara bağlı görünümü verenlere biraz kızgınım.- Ben dahil bazılarımız(muhakkak ki hepimiz değil), bu klişelerden bazılarına başvurmuşuzdur. Dilim döndüğünce bunları yazmaya çalıştım. Bilesiniz ki niyet iyidir, sevgi doludur. (Special Thanks to Erkan Oğur Başlayalım efendim.
Bu aralar blogu fena boşladım. Hiç yazasım gelmiyor, ama yakında başlıyorum.
Aklıma yazacak bir şey gelmiyor, blogun hitleri de düşmeye başladı. E kimse Aceto'ya, Borges'e yaptığı gibi "Abi şunun hakkında ne düşünüyorsun" "Abi neredesin, özledik" tarzı yaklaşımlar sergilemiyor. Bu durumda blogger kendine veriyor o gazı. Kendi kendine diyor bunları. "X, ihtiyacımız var sana, neredesin?" "Ne düşünüyorsun bu konuda?" "Özletme kendini". Abi benim bildiğim geliş, bomba gibi bir yazıyla olur şayet bir ara verilmişse, yakında başlıyorum demek budur. Çünkü van damme abi onca dayağı yedikten ve dövüş sanatları öğrenmeye ikna olduktan sonra böyle demiştir. "Başlıyorum yakında" Ve o başlamıştır. Hem de ne başlayış. Döner tekmeler, uçan tekmeler, ergonomik tekmeler, üçü bir arada tekmeler, bir alana bir bedava tekmeler... Hani nerde? Bekliyoruz.
Kapatıyoruz.
Ya da uzun bir ara. Bakalım beni kaç kişi ipliyor yoklaması. Posta yorum bırakanlar, "burda!" diye bağırırlar blog sahibine. Geriye gidelim biraz. Bu davranışın bazı tarihi kökleri var. (Havalı oluyor böyle dediğimde)
Bu durum Aceto'nun gidişlerinden sonra ortalığa hakim olan gidene sportif ağıtlar projesinin bir yansıması. "Güzeldi çok, Olmadı fakat, Yapamadık. Bitti, son." Ve posttan hemen sonra 10 kasım 1938 sabahını andıran bir çöküntü havası... Tabii gelmiyor, beklenen tepkiler gelmiyor. Çok az insana gidiyor. Mesela ben bu tepkiyi her blogger'a vermem, çoğu da bana vermez. Kime veririm, Uçan Hollandalı'ya veririm. Temur'a veririm. Stereotypeball'a veririm, Anadolu'dan Futbol'a, vs... Fakat her blogger için de böyle davranamam. Samimiyetsiz olur bu. Kapatmayın abi, kimse kapatmasın blogu. Seviyoruz sizleri bakın, bazen saçmalasanız da, saçmalasak da seviyoruz. Gerek yok böyle şeylere.
Blogu kaç kişinin okuduğu hiç önemli değil.
Adsız tayfanın klasik saldırı taktiği "bu blogu bir daha okumayacağım"dır. Kendini ne sanıyor bu durumda, bu yorumu girerken, anlaşılması güç, sanki blogun patronu. Ve o bu yorumu yaptığı andan itibaren sanki bu blog bir daha "çıkmayacak." Yazar, duygusal davranır bu yorumlar karşısında genelde. "Xtir git lan" diyenini de gördüm. Fakat genel olarak kibar bir giriş sonrası "aslına bakarsanız adsızların yorum yapmasını kapatmayı düşünüyordum. Bu arada blogu kaç kişinin okuduğu hiç önemli değil." Bir iki gün sonra msn'de ya da twitter'da "yorum gelmiyor ya" şeklinde sızlanmalar başlar.
Tutkuyla bağlanılan yabancı takım.
Samimiyetsizliğin tavan yaptığı konulardan biridir bu. "Mancini bu takım Stoke'u nasıl yenemez!!", "Ah ulan Cassano yaktın takımı be!", yahut "Pazzini kızım olsun sana vermezsem namerdim!" gibi anlık duygu patlamalarında sıklıkla rastlanır bu durum. "Montpellier'e kaybettik :S", "Parametrik İmpulsatörleri çalıştıramadık" versiyonları da vardır. Yapmayın arkadaşlar, yapmayın. Bu kadar FM etkisi bünyeye zararlı. Edirnespor'u Kırklarelispor'un, Hatayspor'un bizlere ihtiyacı var. Tamam, Wolverhampton Wanderers ismi ilk okunuşta kulağa daha karizmatik gelebilir, Notthingham Forest'a ben de hastayım ama yerli malı, yurdun malı, Başkanları, siyasetçileri, hatta bakanları örnek almalı ve herkes bu takımları kullanmalı. Değil mi?(Ramiz Dayı Vurgusuyla)
Adsız Fenomeni.
Blogların sürükleyici unsurları elbette ki katılımcılar. Yorumcular. Herkes için önemli tabii, yorumdan ziyade yorumun kalitesi de. Böyle kaliteli okuyucular olur, yazan insanın şevki, kendisine duyduğu saygıyı artırır. Izlandik, Ömer, Bigben, Aks111, UyAha, benim bu doğrultuda sayabileceğim isimler. Bir de aşkın. Hemen herkes için önemli bir isim diye tahmin ediyorum.
Bir de adsızlar var. Ah o adsızlar... Bu arkadaşlar kendilerine bir isim seçmemekte ısrar eden insanlar gibi görünse de durum öyle değil. Eski türk geleneklerini yaşatan bünyeleri, bir şeyi başarana kadar kendilerine bir isim seçmeme kararlılığıyla harmanlanmış. Bunlar pozitif yorumlar yaparken sorun olmuyorlar mesela. Hiçkimse için. Ama genelde negatif yorumlarla adlarından sıkça söz ettiriyorlar. Ne zamanki adsızlardan iğneleyici yorumlar geliyor, başlıyor blog sahibi veryansına. "Artık adsızlara kapatacağım blogu." Haksız da sayılmaz. Genelde negatif yorumlar yazan arkadaşların bir çoğu aslında blog sahipleri diye düşünüyorum. Bu da rahatsız edici. Yani kendi ismiyle kendini ifade edemiyor oluşu bloguna halel gelebileceği korkusu mu? Ortamdaki sûnî saygı gösterilerine aykırı davranmak blogun hitlerini düşürür diye mi çekiniyorlar?Ya da aslında sen kendine bak, sen de az şöyle böyle değilsin, senin blogunu da biliyoruz denmesinden mi çekiniyorlar? Yine de pozitif şeyler söylerken problem edilmeyen bu adamların negatif konuşmaya başladıklarında ferman çıkarılmasına sebebiyet vermesi biz bloggerlar için üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Devam eder.
Röportaj: Öztürk Karataş (VFB Stuttgart)
Bugünkü konugumuz VfB Stuttgart U19 Takimi´nin Türk forveti Öztürk Karatas. U17 Milli Takimimiz ile Avrupa Sampiyonasi´na katilmis bir futbolcu olarak kendi yas grubunun en yetenekli futbolculari arasinda gösterilen Öztürk, cok uzun bir sakatlik döneminden sonra eski formuna yavas yavas kavusuyor.1991 dogumlu ve 1,78 metre boyundaki yetenekli gencimizi dinleyelim simdi.Soru: Merhaba Öztürk. Öncelikle ayirdigin zaman icin cok tesekkür ederim. Öztürk Karatas kimdir? Kendini ve aileni tanitirmisin?
Öztürk: Öncelikle bu röportajimdan dolayi memnuniyetimi belirtmek istiyorum. Hakkimda cok söylenecek sey yok. Zor günler geride biraktim ama iyi günlerim de vardi tabii. Simdi ise futbol oynamaya devam edebildigim icin cok seviniyorum. Aileme de cok sey borcluyum, onlarla cok iyi anlasiyorum.
Soru: Türkiye´nin en cok nesini seviyorsun?
Öztürk: Günesini :)
Soru: Futbola nasil ve ne zaman basladin?
Öztürk: Futbola 6 yasinda basladim. Bu agabeyim ve o zamanki komsum sayesinde oldu.
Soru: Ailen futbola baslama ve devam ettirme konusunda destek oldumu sana?
Öztürk: Ailem bana her zaman destek oldu. Bunun icin de onlara zate minnettarim.
Soru: Sezon basindan beri VfB Stuttgart´in U19 Takimi´nda oynuyorsun. Ondan önce Karlsruher SC altyapisindaydin. Simdiye kadar hangi takimlarda oynadin?
Öztürk: Futbola Grafenau Kulübü´nde basldim. Orada SSV Ulm ve Karslruher SC üzerinden VfB Stuttgart´a geldim.
Soru: VfB Stuttgart altyapisini tercih etmende en büyük etken neydi?
Öztürk: VfB Stuttgart altyapisindaki egitim sartlari mükemmel ve burada profesyonel sartlar altinda idman yapma imkanimiz var.
Soru: Bu sezon simdiye kadar topla 10 macta 5 gol attin. Memnunmusun bu performansindan?
Öztürk: Birbucuk senelik sakatligimdan dolayi su ana kadar sadece 100´de 60 perfromans gösterebiliyorum. Bu yüzden memnun degilim su anki performansimdan. 6 ay sonra tam randima gösterecegime inaniyorum.
Soru: Gecen sezon Karlsruher SC´de sirf 3 maca cikman sakatliginla mi ilgiliydi?
Öztürk: Evet gecen sezon cok büyük bir sakatlik gecirdim ve uzun süre oynayamadim.
Soru: Forvet ve orta saha oyuncusu olarak oynayabiliyorsun. Futbolcu olarak hangi özlliklerin var? En cok göze batan özelligin neler?Öztürk: Hücum ile ilgili tüm pozisyonlar bana göre. Bir özelligim de defansa cok yardimci olmamdir.
Soru: Simdiye kadar futbol hayatinda unutamayacagin bir anin var mi? Varsa ne?
Öztürk: Daha cok genc yasta olmama ragmen, hem pozitif hem de nagatif anlamda bir cok anim oldu. Ama artik geriye degil önüme bakmam gerektigine inaniyorum.
Soru: Su an kendine ne gibi bir hedef koydun?
Öztürk: Bundan sonraki hedefim Stuttgart´in PAF Takimi´nda yer almak. Ondan sonrasina ise bakacagim.
Soru: Örnek aldigin futbolcular varmi?
Öztürk: Evet var, Ribery ve Robben´in oynayis tarzlarina hayranim.
Soru: 2007 yilinin Aralik ayinda ilk kez U17 Milli Takimi´miza cagirildin? Ilk davet aldiginda neler hissettin? Nasil bir duygu milli takimda oynamak?
Öztürk: Ilk duydugumda cok sevindim ve Türkiye´nin o yas grubundaki en iyi oyunculari ile beraber oynama sansim dogdugu icin cok mutlu oldum.
Soru: U17 Milli Takim ile Türkiye´deki U17 Avrupa Sampiyonasi´na katildin. Milli Takim olarak Fransa´ya penaltilar sonucu sanssiz bir sekilde elendiniz. Bu turnuvada 3-0´lik Hollanda galibiyetinde de bir gol attin. Memnunmuydun o turnuvadaki performansindan?
Öztürk: Benim icin cok iyi gectigi söylenemez, cünkü ne yapabilecegimi gösteremedim. Bunun nedeni ise Avrupa Sampiyonasi´na az bir süre kala o büyük sakatligi gecirmemdi. Ama sakatliga ragmen turnuvaya katildim.
Soru: Alman´lardan sana milli takim icin hic teklif geldimi? Geldiyse cevabin ne oldu?
Öztürk: Simdiye kadar öyle birsey söz konusu olmadi.
Soru: Türkiye´de taraftari oldugun bir takim varmi?
Öztürk: Dogruyu söylemek gerekirse yok.
Soru: Türkiye Süper Lig maclarini takip ediyormusun? Sence nasil bir lig?
Öztürk: Ilk siralardaki 5-6 takim birbirine yakin gücte takimlar. Ondan sonra gelenlerin kalitesi ise oldukca düsüyor.
Soru: Futbol disindaki hayatinda neler yaparsin? Hobilerin varmi?
Öztürk: Bos zamanlarimi arkadaslarimla geciririm. Ayrica haftada 3 kez ekstra idman yapiyorum.
Soru: Ne tür müzik dinlersin?
Öztürk: R´n´B dinlerim genelde.
Soru: En sevdigin yemek hangisi?Öztürk: Makarna :)
Soru: Senin gibi iyi bir futbolcu olma yolundaki genclere bir tavsiyen varmi? En önemli sey ne bu konuda?
Öztürk: Kendimi ancak Bundesliga´da oynayabilecek duruma geldigimde basarili sayarim. Altyapi futbolu sadece egitimdir. Ben profesyonel olmak istiyorum ve bunu basarabilmem icin disiplinli olmam gerekiyor. Disiplin demek antreman demek!
Soru: Röportajin icin cok tesekkür ederiz Öztürk. Sana bundan sonraki futbol hayatinda basarilar dileriz. Insallah Türk Futbolunun örnek gösterebilecek futbolcularindan biri olursun. Eklemek istedigin son bir sey varsa seni dinliyoruz.
Öztürk: Ben de size bu röportaj icin cok tesekkür ediyorum!
Okuyun
- 41 Dilde Anında Çeviri
- Sepet Topu
- İzlandik
- Ali Ece
- Anadoludan Futbol
- Artemio Franchi
- Chao Grey
- Edison Nascimento
- Extensor
- Flying Dutchman
- Futbol Ekstra
- Jesus Almeyda
- Klasik Futbol
- Lambuja
- MixBasket
- Objektifanatik
- Ortaya Karışık
- SeyyahelFakir
- Sportif Cumleler
- Stereo Cipolla
- Stereotypeball
- TukreSoccer



























