
Bu seride Türkiye'den bir oyuncunun yer alacağı aklıma gelirdi de, bu oyuncunun Alex olacağı aklıma gelmezdi.
Seyrettiğim bir filmi, geçmişte çekilen ve o filmin muadili sayılabilecek başka bir filmle genellikle kıyaslamam. Türünün “öncü” sayılabilecek olan filmlerine ne kadar öykündüğü, yönetmenin o filmlerden ne kadar etkilendiği, o filmlerdeki hangi kalıpları uyguladığı çoğu zaman üzerinde düşünülmesi gereken bir konu gibi gelmez bana. Yönetmen bu saydıklarımın hepsini yapmış ya da hiçbirini yapmamış olsun benim için önemli olan “sinema” adına ne ortaya koyduğudur. Ama nedense Cape Fear’ı seyrettikten hemen sonra aklıma Kubrick’in 1980 yılında çektiği ve bana göre gerilim türünün rahatlıkla “başyapıtı” sayılabilecek filmi The Shining (Cinnet) geldi. İlk başta, Scorsese gibi kendini kanıtlamış bir yönetmenin filminden sonra böyle bir kıyaslama yapmanın ne kadar mantıklı olup olmadığını düşündüm. Sonuçta her iki filminde “benzer” yanları olduğu gibi, birbirinden tamamen bağımsız görünen tarafları da vardı. Ama her şeye rağmen içimdeki ses “Cape Fear”a daha yakından bakmamı söylüyordu. Bende öyle yaptım…
Scorsese’nin filmografisinde bence gayet ayrı bir yerde duruyor Cape Fear. Alışılmış mafya-suç hikâyeleri anlatmakta usta olan yönetmenin o dingin kamerasından ve temposundan bu filmde eser yok. Tüm bunların yanında Scorsese’nin daha filmin başında De Niro’nun sinemaya girdiği sahnede, perdede gösterilen filmde, Jack Nicholson o ünlü, baltayla parçalanmış kapıdan yüzünü gösterdiği sahneye bir “selam” çaktığını da not etmek gerekir. Bu basit bir “raslantı” olamaz.
Fakat tüm bunlar Cape Fear’ın kötü bir film olduğunu insanlara düşündürtmesin. Her ne kadar Scorsese’nin The Shinnig’den fazlasıyla etkilendiği düşünsekte, önümüzde başta oyuncu yönetimi olmak üzere gayet eli yüzü düzgün, kalburüstü bir gerilim – suç filmi duruyor. De Niro gibi sırf bu film için cebinden parasını ödeyerek dişlerinin şeklini bozdurması, aylarca üzerinde kalacak “kumaş boyasıyla” dövmelerini yaptırması gibi kendini oynayacağı karakterle bütünleştiren “metot oyunculuğu” ilkelerini uygularken, yan rollerdeki Nick Nolte , Jessica Lange ve Juliette Lewis'in oyunculuk performanslarına söyleyecek bir şey yok! Ama özellikle Jessica Lange…
Almanya Birinci Ligi´nde bugün oynanan "Revier Derbisi"nde Borussia Dortmund deplasmanda Schalke 04´e 2-1 maglup olmaktan kurtulamadi.
Evet, sahiden de siz ne kadar isterseniz isteyin olmayınca olmuyor. Antalya deplasmanında Trabzonspor' un özellikle ikinci yarıda göstermiş olduğu kazanma azmi, gerek şanssızlık, gerek beceriksizlik gerekse Antalyaspor' un kendi sahasında kazanacağı bir puan adına göstermiş olduğu müthiş direnç karşısında sonuçsuz kalmış oldu. Tıpkı bundan önce oynanan ve gene beraberlik ile sonuçlanan Bursaspor ve İBB maçları gibi..
Bir sürü mesel anlatılır durur ve deriz ki sonunda, Futbol asla futbol değildir. Sonra yine bir başka pencereden anlatılanlar... Futbol aslında sadece futboldur derler, ben pek inanmam ama haklı gerekçeleriyle buna inananlar da bulunur. Şimdi bir süreci paylaşacağım sizlerle, güneş görmeyen bir pencereden.
Mahalle kahvesinde toplu kandilleşme, kahve milletinin insanlarıyla maç öncesi ısınma yorumları. Kaldı mı böyle mahalleler? Mecit Mecidi'nin "Avaze gonjeshk-ha" filmini izlemişim evvel, moral tavan yapmış. Yüzümde sebepsiz olduğu her bir dişimden belli olan bir gülümseme var. Maç başlıyor. Galatasaray, Madrid'de elde ettiği skor avantajını korur diye umuyor herkes. Kuralar çekildiğinde herkesin içini kaplayan korku, ilk maç sonrası yerini öyle bir güvene bırakmış ki, bu güvenin olduğu yerde o eski korkuyu hatırlamak ayıp. Belki de bu güvenin sebebi de o korkuya kapılmış olmanın utancı. (Aynı mantalite bugün Şükrü Saracoğlu çimlerini terkederken çılgınca Güiza'yı alkışlıyordu.) İlk yarının ilk dilimi o korkunun ürpertisiyle diken diken etti zihinleri. Forvetsiz Galatasaray'da bir şeyler yapmaya çabalayan 2.5 oyuncu var sahada. İsimler önemsiz. 2. yarı bu 2.5 isme biri katıldı, katılmaz olaydı, pirinç beklerken evdeki bulgurdan da etti bizi. Caner'in gördüğü kartta kendisi kadar Türk hakemliği de suçludur. Oyundan çıktığı andan itibaren 2 dakika geriye sarın. Forvetsiz takımın ileri ucuna ekstra bir güç getirmeye başlamıştı Caner. Gol onun taşıdığı bir top sonrası kazanılan taç atışıyla başlayan bir pozisyon neticesinde gelmişti. Forlan'ın golüne söyleyecek tek sözüm dahi yok. O gol, Avrupa Kupası maçlarının olmazsa olmazı "Basit gol yeme hakkı"nın bir tezahürü. Tur hesapları yaparken hep dahildir hesaba bu tip goller. Piyango Forlan'a çıktı. Forvetiniz olmayınca rakip yarı sahada ziyaretler hep makbul olanından oluyor. Eh, kendi sahanızda oynadığınız karşılaşmalarda rakip yarı sahası sizin için kısa ziyaretler sokağıysa en iyisi eve dönmek. Elimiz boş değil bence, ortaya konan mücadele, turun -bana göre- son anda kaçması. Atletico bugün Sami Yen'in çimlerine gömülebilirdi. Onca eksiğe(varken yokları oynayanlar, olmasaydı daha iyiydi dedirtenler), ve onca -saha dışı- yanlışa rağmen hem de. Olabilirdi.
Emre tüm sezon başı tahminlerimi çürütürken bu kadar sevineceğimi bilemezdim. Atılan gol sonrasında Fenerbahçe'nin bu kadar aciz bir görüntü sergileyeceğine de rüyamda görsem inanmazdım. İhtiyaç bir gol geldi mi? Geldi. Sonrası tecrübe, tecrübeliymiş gibi yapmak bile yetecek. Oyun soğutulacak, kontralar yakalanacak. Hayır, ateşle oynamayı tercih etti Fenerbahçe. Keşke gol geç gelseydi dedirtti. Devre arası Camiden kalma amcalarla sohbet ediyoruz, en yaşlısı Fener orta sahası 50. dakikayı göremeyecek bu gidişle dedi. Görmüş geçirmiş olmak da başka oluyor doğrusu. Emre 2. yarı iyiden iyiye yalnız kalınca top kayıpları arttı. takım genelinden konuşmaya bile gerek görmüyorum. Emre'nin top kayıpları arttı ve film koptu iyiden iyiye. Buna rağmen işte be dedirten tek adamdı orta sahada. Kontraya çıkacak diye beklediğimiz Fenerbahçe, kontra gibi bir top sonrası yapılan faulden yiyor golü. 2. Kandil de İstanbul karanlığına gömülüyor.
Almanya´nin en yüksek beş U15 Ligleri´nden biri olan C Junioren Regionalliga Südwest´te mücadele eden Ludwigshafener SC U15 Takimi bu hafta sonu oynadigi macta, deplasmanda JFG Saarlouis´i 3-0 maglup etti.
Bu başlığa bu kadar hakkıyla oturan bir logoyla rastlamamıştım şimdiye dek. Araştırmalar sürerken bir alttaki logoyu gördüm ve aklıma dedemin lokmalı sözü geldi. Hakkaten de o nasıl bir logodur yahu? Dali görse bütün çalışmalarını çöpe atardı.
İşte bu logo benim için çok özeldir. 17 Ağustosta kaybettiğimiz kardeşimizin hatırasıdır bu logo. O, sarı saçları ve Bayern forması. Bu logoyu ne vakit görsem aklıma gelir.
Aramızdan ayrıldığında 18 yaşındaydı. Fazla sürmedi ömrü, şu logonun ömrü kadar sürmedi. Bari şu logo sonsuza kadar varolsun. Niye mi? O niye aramızdan ayrıldı ki?
Dünyanın en güzel stadlarından biri olan İnönü'de güzel bir derbi keyfi yaşamaktı amacımız... Kalite olarak olmasa da heyecan olarak, mücadele olarak az çok beklediğimizi de aldık. Zaten Türk futbolseverler olarak bu cümle dilimize pelesenk oldu; "Kalite olarak değil ama mücadele olarak güzel bir maçtı". Biz bu cümleyi daha çok kurarız. Siz de daha çok okursunuz. Kaliteyi beklemektense beklentiyi azaltmak en mantıklısı olacak herhalde...
Sinema Dergisi’nin Aralık sayısında eleştirmen Alkan Avcıoğlu, Amerika'daki eleştirmenler tarafından öve öve bitirilemeyen yılın animasyonu (!) Up ile ilgili olarak Jim Windolf’un “Sosyal ve ekonomik olarak çöküşte olan her dönemde konjonktüre tezat olarak içimizdeki çocuğun ihtiyaçlarını besleyen sevimli kültürel ürünlerin dominant hâle geldiği” gibi çok yerinde bir tespitini alıntılıyor ve hemen arkasından ekliyor: “Şirinlik etrafımız dalga dalga sarmalayan yeni hâkim kültürün başat makinelerinden biri”.
Hollywood’un büyük stüdyoları tarafından özellikle “teknolojik” özellikleri ön plana çıkartılarak tüm dünyaya pazarlanan şirinlik muskası animasyon filmlerinin ortalığı parsellediği bu dönemde, sessiz sedasız bir animasyon filmi şimdiye kadar para babası yapımcıların uygulamaya cesaret edemediği ve hiçbir zaman da edemeyeceği “yalınlıkla” kaleme alınmış bir senaryoyla ortaya çıkıp, son 10 yılın en iyi animasyon filmleri arasına girmeyi başardı. Bu film şimdiye kadar uluslararası festivallerde 4 ödül almayı başarmış Adam Elliot’un son filmi Mary and Max.
Son dönemdeki animasyon filmlerinin aksine “şirin ya da komik” değil, daha “insana yakın” ve daha “samimi” olma çabasında Mary and Max…. Bu niyetini de filmin daha ilk dakikalarında belli ediyor. Avustralya’da, alkolik bir anne ve muhtemelen derin bir depresyon içindeki babasıyla aynı evi paylaşan, asosyal Mary ile New York’taki dairesinde çikolatalı sandviçini yiyip, çizgi film seyretmekten keyif alan Asperger sendromlu Max’in imkânsız sayılabilecek arkadaşlığını anlatan film, günümüz modern dünyası tarafından “deli” yaftasıyla yaftalanıp, toplumdan dışlanan bireylerin iç dünyalarını oldukça “içten” bir bakış açısıyla izleyiciye sunuyor ve herkes tarafından kabul gören “normal” şeyleri tartışmaya açmaktan çekinmiyor.
Sinemayı, hele hele animasyon türünü “çerezlik bir eğlence” olarak gören oldukça kalabalık bir sinema izleyicisi grubunu irite edecek bu duruş, gişe kaygısı güdülmeden yapıldığı her halinden belli olan bu filmi gözümüzde ayrı bir değerli kılıyor. Büyük bir çoğunluğu Mary ile Max’in mektuplaşmalarından oluşan film, Adam Elliot'un usta işi metni ve Philip Seymour Hoffman’nın sinema okullarında ders diye okutulacak, oyuncunun sadece sesiyle nasıl bir karaktere hayat verebileceğini gösterdiği mükemmel seslendirmesiyle, keyifli bir seyirlik sunmaktan öte akıcı bir tempo yakalamayı başarıyor.
Ana akım sinema örnekleri gibi çok fazla “beylik” laflar etme niyetinde değil Mary and Max. Toplumun doğru ve normal kabul ettiği şeylerin dışında kalınırsa, bunun çok dert edilmemesini söylüyor sadece, hepsi bu…Max’in otobüs durağında beklerken, Mary’nin gönderdiği çikolatanın üzerindeki “Önce Kendini Sev” yazısını görmesi ve hemen arkasından Mary’e yazdığı mektupta, muzdarip olduğu mental bozukluk ile ilgili kurduğu “Aspi olmayı seviyorum”cümlesi, bize Max’in yaşadığı “aydınlanmayı” gösteriyor. Mary’nin fiziksel kusurları ile hesaplaşması ise ayrı bir derinlik katıyor filme.
Mary and Max’i ilk izlediğimde aklıma nedense Don Hertzfeldt’in ödül avcısı kısa animasyon filmi “Everything Will Be Ok ” geldi. Meraklıları için bu notu da düşelim. Ciddi sayılabilecek zihinsel sorunlarla boğuşan Bill’in dış dünya ile etkileşimini gayet naif bir dille anlatan bu küçük “başyapıt” ile Mary and Max arasındaki benzerlikler, sadece hikâye anlatmadaki ustalıklarından kaynaklanmıyor. Her iki film de aynı noktalara temas ediyorlar.
Herkese iyi seyirler…
by Holmes
--
Nicedir blogda yazmak için ikna etmeye çalıştığım çok değerli bir dostum daha blog bünyesine katıldı. Hakan, nam-ı diğer Holmes bundan böyle sinema yazılarıyla blog sütunlarımızın konuğu. Blogda futbol dışına pek çıkmıyoruz. Great White'ın sinema ve müzik temalı yazıları haricinde. Ben hayatta da spor dışına pek fazla çıkmazdım Hakan'la tanışana dek. Sadece isminin telaffuzu karizmatik olan yönetmenlerin adını bilir, güzel afişli filmleri güzel filmler sanırdım. Bu adam sayesinde afişlerin ve afili isimlerin ötesine geçtik. Blog da O'nun haftalık sinema yazılarıyla futbolun ötesine geçecek. Buna inanıyorum. Ve kendisine tekrar hoşgeldin diyorum.
--


Almanya Birinci Ligi Bundesliga'da rekortmen şampiyon Bayern Münih'e bu hafta bir çelme Türk yetenek İlkay Gündogan'dan geldi. 1.FC Nürnberg´in evinde ağırladiğı ve 38´inci dakikada 1-0 geriye düstügü Bayern Münih karsisinda, 54´üncü dakikada sahneye cikan 1990 dogumlu orta saha oyuncumuz Ilkay Gündogan, beraberligi saglayan golü kaydetti.

Tamamen kişisel tespitlere dayanan bir yazı olacağını baştan belirteyim. Hedefimde cidden hiçkimse yok. Tanju ile konuyu konuşurken, bana birilerinin bu yazıya çok kızabileceğini söyledi. Belki dediği doğrudur. Ve haklı çıkacaktır. Fakat ben böyle düşünmüyorum bu yazıyı yazan şahıs olarak. Artık kendi çapında bir alem halini almış bu ortamın da kendine has geyiklere sahip olduğunu, ve belli sınırlar dahilinde bunlarla da eğlenilebileceğini düşünüyorum. -Tamam, tutkuyla yabancı takımlara bağlı görünümü verenlere biraz kızgınım.- Ben dahil bazılarımız(muhakkak ki hepimiz değil), bu klişelerden bazılarına başvurmuşuzdur. Dilim döndüğünce bunları yazmaya çalıştım. Bilesiniz ki niyet iyidir, sevgi doludur. (Special Thanks to Erkan Oğur Başlayalım efendim.
Bu aralar blogu fena boşladım. Hiç yazasım gelmiyor, ama yakında başlıyorum.
Aklıma yazacak bir şey gelmiyor, blogun hitleri de düşmeye başladı. E kimse Aceto'ya, Borges'e yaptığı gibi "Abi şunun hakkında ne düşünüyorsun" "Abi neredesin, özledik" tarzı yaklaşımlar sergilemiyor. Bu durumda blogger kendine veriyor o gazı. Kendi kendine diyor bunları. "X, ihtiyacımız var sana, neredesin?" "Ne düşünüyorsun bu konuda?" "Özletme kendini". Abi benim bildiğim geliş, bomba gibi bir yazıyla olur şayet bir ara verilmişse, yakında başlıyorum demek budur. Çünkü van damme abi onca dayağı yedikten ve dövüş sanatları öğrenmeye ikna olduktan sonra böyle demiştir. "Başlıyorum yakında" Ve o başlamıştır. Hem de ne başlayış. Döner tekmeler, uçan tekmeler, ergonomik tekmeler, üçü bir arada tekmeler, bir alana bir bedava tekmeler... Hani nerde? Bekliyoruz.
Kapatıyoruz.
Ya da uzun bir ara. Bakalım beni kaç kişi ipliyor yoklaması. Posta yorum bırakanlar, "burda!" diye bağırırlar blog sahibine. Geriye gidelim biraz. Bu davranışın bazı tarihi kökleri var. (Havalı oluyor böyle dediğimde)
Bu durum Aceto'nun gidişlerinden sonra ortalığa hakim olan gidene sportif ağıtlar projesinin bir yansıması. "Güzeldi çok, Olmadı fakat, Yapamadık. Bitti, son." Ve posttan hemen sonra 10 kasım 1938 sabahını andıran bir çöküntü havası... Tabii gelmiyor, beklenen tepkiler gelmiyor. Çok az insana gidiyor. Mesela ben bu tepkiyi her blogger'a vermem, çoğu da bana vermez. Kime veririm, Uçan Hollandalı'ya veririm. Temur'a veririm. Stereotypeball'a veririm, Anadolu'dan Futbol'a, vs... Fakat her blogger için de böyle davranamam. Samimiyetsiz olur bu. Kapatmayın abi, kimse kapatmasın blogu. Seviyoruz sizleri bakın, bazen saçmalasanız da, saçmalasak da seviyoruz. Gerek yok böyle şeylere.
Blogu kaç kişinin okuduğu hiç önemli değil.
Adsız tayfanın klasik saldırı taktiği "bu blogu bir daha okumayacağım"dır. Kendini ne sanıyor bu durumda, bu yorumu girerken, anlaşılması güç, sanki blogun patronu. Ve o bu yorumu yaptığı andan itibaren sanki bu blog bir daha "çıkmayacak." Yazar, duygusal davranır bu yorumlar karşısında genelde. "Xtir git lan" diyenini de gördüm. Fakat genel olarak kibar bir giriş sonrası "aslına bakarsanız adsızların yorum yapmasını kapatmayı düşünüyordum. Bu arada blogu kaç kişinin okuduğu hiç önemli değil." Bir iki gün sonra msn'de ya da twitter'da "yorum gelmiyor ya" şeklinde sızlanmalar başlar.
Tutkuyla bağlanılan yabancı takım.
Samimiyetsizliğin tavan yaptığı konulardan biridir bu. "Mancini bu takım Stoke'u nasıl yenemez!!", "Ah ulan Cassano yaktın takımı be!", yahut "Pazzini kızım olsun sana vermezsem namerdim!" gibi anlık duygu patlamalarında sıklıkla rastlanır bu durum. "Montpellier'e kaybettik :S", "Parametrik İmpulsatörleri çalıştıramadık" versiyonları da vardır. Yapmayın arkadaşlar, yapmayın. Bu kadar FM etkisi bünyeye zararlı. Edirnespor'u Kırklarelispor'un, Hatayspor'un bizlere ihtiyacı var. Tamam, Wolverhampton Wanderers ismi ilk okunuşta kulağa daha karizmatik gelebilir, Notthingham Forest'a ben de hastayım ama yerli malı, yurdun malı, Başkanları, siyasetçileri, hatta bakanları örnek almalı ve herkes bu takımları kullanmalı. Değil mi?(Ramiz Dayı Vurgusuyla)
Adsız Fenomeni.
Blogların sürükleyici unsurları elbette ki katılımcılar. Yorumcular. Herkes için önemli tabii, yorumdan ziyade yorumun kalitesi de. Böyle kaliteli okuyucular olur, yazan insanın şevki, kendisine duyduğu saygıyı artırır. Izlandik, Ömer, Bigben, Aks111, UyAha, benim bu doğrultuda sayabileceğim isimler. Bir de aşkın. Hemen herkes için önemli bir isim diye tahmin ediyorum.
Bir de adsızlar var. Ah o adsızlar... Bu arkadaşlar kendilerine bir isim seçmemekte ısrar eden insanlar gibi görünse de durum öyle değil. Eski türk geleneklerini yaşatan bünyeleri, bir şeyi başarana kadar kendilerine bir isim seçmeme kararlılığıyla harmanlanmış. Bunlar pozitif yorumlar yaparken sorun olmuyorlar mesela. Hiçkimse için. Ama genelde negatif yorumlarla adlarından sıkça söz ettiriyorlar. Ne zamanki adsızlardan iğneleyici yorumlar geliyor, başlıyor blog sahibi veryansına. "Artık adsızlara kapatacağım blogu." Haksız da sayılmaz. Genelde negatif yorumlar yazan arkadaşların bir çoğu aslında blog sahipleri diye düşünüyorum. Bu da rahatsız edici. Yani kendi ismiyle kendini ifade edemiyor oluşu bloguna halel gelebileceği korkusu mu? Ortamdaki sûnî saygı gösterilerine aykırı davranmak blogun hitlerini düşürür diye mi çekiniyorlar?Ya da aslında sen kendine bak, sen de az şöyle böyle değilsin, senin blogunu da biliyoruz denmesinden mi çekiniyorlar? Yine de pozitif şeyler söylerken problem edilmeyen bu adamların negatif konuşmaya başladıklarında ferman çıkarılmasına sebebiyet vermesi biz bloggerlar için üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Devam eder.
Bugünkü konugumuz VfB Stuttgart U19 Takimi´nin Türk forveti Öztürk Karatas. U17 Milli Takimimiz ile Avrupa Sampiyonasi´na katilmis bir futbolcu olarak kendi yas grubunun en yetenekli futbolculari arasinda gösterilen Öztürk, cok uzun bir sakatlik döneminden sonra eski formuna yavas yavas kavusuyor.1991 dogumlu ve 1,78 metre boyundaki yetenekli gencimizi dinleyelim simdi.
Soru: Forvet ve orta saha oyuncusu olarak oynayabiliyorsun. Futbolcu olarak hangi özlliklerin var? En cok göze batan özelligin neler?
Soru: En sevdigin yemek hangisi?Copyright © 2010 Ceza Sahası
Icons & Wordpress Theme by N.Design | Blogger Templates by Blog and Web