






Şu transfer döneminde Trabzonspor yönetiminin sergilediği garip tavırlar, Şenol hocanın akîl davranma çabası içerisinde yaşadığı zor durumlar, Umut Bulut'un daha sezon başlamadan artan eleştirilerde asıl hedefin aslında kendisi olmadığını elbette düşünmemesi, ve 2010-2011 sezonu... Allah encamını hayretsin. Hayretsin derken...
Yeni sezon öncesi hazırlıklarını Holllanda' nın Tegelen kasabasında sürdüren Trabzonspor' da Yönetim' in hala bir forvet transferine imza atamaması üzerine Şenol Güneş adeta küplere bindi..
Hollanda' da yeni sezon hazırlıklarını sürdüren Trabzonspor' un hazırlık maçlarında kelimenin tam anlamıyla rakiplerinin konumlarına göre performans gösterdiğini söyleyebiliriz sanırım. Oynamış olduğumuz toplam 4 hazırlık maçında Almanya' nın 5 nci lig takımları olan Wegberg Beeck ve Fortuna Köln takımlarını 5-0 yenerken kendi ülkelerinin 1 nci lig takımları olan Porto ve S. Liege' e ise 1-0 lık skorlar ile mağlup olduk..
Bugünkü konugumuz Almanya Birinci Futbol Ligi´nde forma giyen cok önemli bir isim.SC Freiburg´un 1989 dogumlu Türk stoperi Ömer Toprak.
Soru: Turkcell Süper Lig maclarini takip ediyormusun? Sence Türkiye Birinci Ligi nasil bir lig? Yani İtalya'yı sert savunmasıyla, Almanya'yı dolu tribünlerle, İngiltere'yi etkili kanat oyunlarıyla, Fransa'yı berabere biten maçlarla ve İspanya'yı Messi ile tanımlayabiliyorsak Türkiye Süper Ligi'ni en iyi tanımlayacak kavram nedir?
Carlos Valderrama... Bir Kolombiya Efsanesi... 90, 94 ve 98 Dünya Kupaları'nda Kolombiya adına forma giymiş, 111 kez giydiği millî formayla 11 gole imza atmış, Fifa'nın "Yaşayan en iyi 125 futbolcusu" arasına girmeyi başarmış, Kolombiya'nın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu olarak gösterilen bir isim. Bu yazıdaki yeri ve önemi ise Pino ile kıyaslanmış olması. En azından kariyerinin çıkış noktasında...
Çoğu Kolombiyalı Avrupa'ya Arjantin himayesinde yelken açar. Bu onların hem zihinsel, hem de fiziksel olarak Avrupa futboluna adapte olabilmeleri için oldukça önemli.Gerek Arjantin'deki antrenman sahaları, gerek profesyonellik algısı, gerek oynanan ligin kalitesi, Kolombiya yerel futboluyla kıyaslanamayacak derecede idi. Kolombiya madenlerinin işlendiği yerdi Arjantin... Bir nevi atölye, ve burada oynayan futbolcular stajyer yıldız gibiydiler. Pino, bu mühim stajı görmeden Fransa'ya gidince, ki kendisini Boca Juniors da istemişti, doğal olarak bazı problemler yaşadı Fransa'da. Fransa da muhteşem tesislere, antreman sahalarına sahip. Bu noktada bir sıkıntı yok, fakat Fransa Ligiyle Arjantin ligi arasındaki fark, bir Arjantin takımıyla Fransa takımının Pino'dan beklentileri arasındaki fark ortaya bazı sorunlar çıkartıyor. Pino da profesyonellik ahlakından nasiplenmemiş olması nedeniyle mental olarak bu süreci atlatamadı. Monaco'daki ilk yılı hayal kırıklıklarıyla geçti. Dönemin Monaco teknik direktörü Laurent Banide kendisine şans veriyordu. Fakat Pino, sahaya çıkabildiği maçlarda bekleneni vermekten uzak kalınca soru işaretleri de beraberinde gelmeye başladı. Valderrama'ya benzetilen Pino gitti, yerine Montano'ya benzetilen Pino geldi. Johnnier Montaño ki 15 yaşında Kolombiya Millî takımının formasını giymiş, 16 yaşında Martin Palermo'nun 3 penaltı kaçırdığı ve 3-0 Kolombiya lehine biten karşılaşmada takımı adına 3. golü kaydetmiş bir futbolcuydu. Kolombiya futbolunun "en büyük yıldız" adayıydı 90'ların sonunda. Sonrası mı? Montano bu sezon Konyaspor formasını terletecek.
Monaco'da geçirdiği ilk sezonunda, daha doğrusu yarım sezonun sonunda 8 resmî maçta toplam 249 dakika oynayabilmişti. Sezon bittiğinde Monaco Banide ile sözleşme yenilemek yerine Ricardo Gomes'le anlaştı. Kendisi de bir Güney Amerikalı olan Gomes, Pino'nun takımda kalacağını söylediğinde Kolombiyalı rahat bir nefes alıyordu. Gomes'in, Pino ile ilgili çok da çarpıcı tespitleri vardı: "Pino Profesyonel olmanın ne demek olduğunu hâlen bilmiyor. Sokakta arkadaşlarıyla maç oynadığını zannediyor sanırım. Takım oyunuyla ilgili en ufak bir fikri bile yok, defansif oyun, çalışkanlık, taktik anlayış... Hiç bir fikri yok. Fakat yine de topu aldığında muhteşem bir yeteneğe sahip... Her iki ayağıyla da çok iyi şut çekebiliyor. Birebirde durdurulması imkansız. "
Monaco'ya dönersek, Pino'nun bu çıkışı takımına pek yansımadı. Monaco, o sezon ligi -4 averajla 11. sırada bitirince Teknik Direktör Ricardo Gomes ile yollar ayrıldı. Monaco yeni sezona Guy Lacombe önderliğinde giriyordu. Rennes takımında oynattığı futbolla dikkatleri çeken Lacombe, genç oyuncularla da oldukça iyi bir iletişime sahipti. Altyapı kökenli bir antrenör olması ve gençlere önem vermesi, onun tercih edilmesindeki etkenlerden biriydi. Fakat sezon başlar başlamaz Pino ile aralarında bir problem olduğu ortaya çıktı. Ligin ilk 2 maçında ilk 11'de başladı ve 179 dakika sahada kaldı. Fakat 2. maçta (90 dakika oynamıştı) Nancy karşısında aldıkları ağır mağlubiyet sonrası takımda bazı dengeler değişmeye başladı. Lacombe Pino'yu 1 ay boyunca kadroya dahi almadı. "Profesyonel futbolcu olmak zordur, herkes başaramaz." Diyordu Lacombe bir röportajda, ve bu sözlerin doğrudan hedefinin Pino olduğu gayet açıktı.
Avustralya Profesyonel Birinci Ligi "A-League" kulübü Sydney FC´nin PAF Takimi´ndan sürpriz bir sekilde Cek Cumhuriyeti Birinci Ligi "Gambrinus Liga" Kulübü FK Mlada Boleslav´a transfer olan 1992 dogumlu Türk forvet Kerim Bulut (resimde soldaki futbolcu), yeni takimi adina ciktigi ilk lig macinda hem golle bulustu, hem de büyük begeni topladi.

Trabzonspor’un resmî sitesi, geçenlerde lisanslı bir futbolcusuyla ilgili garip bir sıfat içeren bir haber yayınladı. Bu haberde, Teofilo’nun “Dengesiz” hareketlerde bulunduğu, diğer bir deyişle dengesiz olduğu vurgusu vardı. Sebebi de Schengen vizesini almamış, pasaport süresini uzatmamış olması. Ortada bir sorumsuzluk olduğu muhakkak ve bu sorumsuzluk tek taraflı değildi. Yönetiminde Almanya Fahri Konsolosu birini barındıran bir kulüp içinde hele... Bunun adı rezalet. Son dönemlerde sebepli sebepsiz çalışanların kellesini almayı adet hâline getirmiş bir kulüpten topu saha içinde gerekli pasları alamayan Teofilo'ya atmak yerine bir özeleştiri yapmasını beklerdim. Fakat özeleştiri Trabzonspor yönetiminin haram saydığı kelimelerden. Her ne olursa olsun, sergilenen tavır, resmî ağızdan kullanılan ifadeler düşündürücü. Denge… Şöyle geçmişe doğru ufak bir tur yapalım, dengemizi kaybetmeden geri dönebilecek miyiz acaba?
-Avni Aker’in durumu. Yönetim, stadyumun üzerini 2009-2010 sezonu öncesi kapatacağını söylemişti.
Stadyumun durumu ortada.
-“Yattara sakat değil.” İhsan Alioğlu
Kayserispor maçının ilk yarım saatini tamamlayamaz Yattara, yapılan kontrollerde ayağında gizli kırık tespit edilir. Fakat Trabzonspor Yönetim Kurulu Üyesi İhsan Alioğlu, onun sakat olmadığı, ve oynatılması gerektiği düşüncesindedir. Hugo Broos o meşhur sözü söyler: Bazen körlere yol göstermek gerekir…
-Dünyaca Ünlü bir hoca ile anlaşacağız.
-Ersun Yanal, 2008/2009 sezonunun bitimine 5 hafta kala görevinden istifa eder. Ahmet Özen yönetiminde sezonu tamamlayan Trabzonspor’da teknik direktör adaylığı için önce Samet Aybaba düşünülür. Hatta kendisiyle anlaşılır. Fakat gelen tepkiler üzerine yönetim çark eder. Ve Sadri Şener yukarıdaki ünlü sözünü söyler. Sonuç: Takımın başına Hugo Broos getirilir.
-Kadromuz yeterli
Takımın kadrosu, futbol dilinde bas bas bağırıp takımın forvet ihtiyacını gözler önüne sererken, ve Trabzonspor koskoca sezona yalnızca 2 forvetle başlarken… Daha sonra durumda bir gariplik olduğu sezilir ve sonuç: Diğer takımların ne kadar forveti varsa bizim de o kadar forvetimiz olacak. Forvet sayımızı dörde çıkarmayı düşünüyoruz.
-Fatih Tekke devre arasında gelecek.
Taraftar bir takıntı halini almış bu beklentiyle kendi kendine acı vermekte, takım üzerinde de gereksiz stres yaratmaktadır. Yönetimeyse tepkililerdir. Derken, 2009/2010 yaz transfer sezonunun bitmesine sayılı saatler kala, “Fatih Tekke’yi düşünmüyoruz” açıklamasını yapmış olmalarına rağmen son bir atak gelir Yönetimden… Gûya her konuda anlaşılır Fatih’le, Zenit bırakmaz. Fakat devre arasında bu iş kesin olacaktır. Sonuç: Fatih Tekke Rubin Kazan’da…
-Rigobert Song, takımın ahengini bozduğu için kadro dışında bırakılır.
Çok değil, bir hafta içinde Rigobert Song, sıkıntılı bir dönemden geçen takımı toparlaması, birliği sağlaması için takım kaptanlığına getirilir.
-Golcü Kampa Yetiştirilecek.
2009/2010’un kazananlarından Trabzonspor yönetimi, yeni sezon transfer çalışmalarıyla ilgili kısa ve en net açıklamayı yapıyor. Sonuç: Teofilo, sezon başlamadan Junior kampına yetişebilir.
-Kaliteli bir golcü alacağız.
Aynı sezonun sonrasında yapılmış bir başka açıklama. Sonuç: Gereksiz yere yükseltilen beklentiler, ve şimdi “30 yaşın altında kaliteli bir ismin ancak tek bacağını getirebiliriz.” Açıklaması…

Ingiltere Premier League kulübü West Ham United altyapisindan Norwich City altyapisina transfer olan U16 Milli futbolcumuz Dean Selim Florence yeni kulübü ile resmi sözlesme imzaladi.



Her gece kendine münhasır bir karanlığa sahiptir. Diğer gecelerden bağımsız, diğer gecelerden habersiz. Siz karanlıkların hep aynı karanlıklar olduğunu sanırsınız. Gece çöktüğünde tanrının bile gözü kördür çünkü. Ve onun aciz kulları, onun görmelerini istediğinden fazlasını göremezler. Oysa şahidi olmayan bir cinayetin matem alanına benzeyen bu topal dünyanın hiçbir gecesi aynı değildir. Ve ben geceleri belki de bu yüzden çok severim. Hiç bıkmam dediğim şarkılardan, asla sıkılmam dediğim sohbetlerden bile bıkan ben, yani insan yanım… Çünkü bir yerden sonra hepsi aynı şeydi. Orhan baba dünyayı batıramayacağını anlayamadı, Mustafa, en derin muhabbetle iştirakime rağmen sohbetlerinde sırf geçmişe olan özlemi dile getirmenin modern insana fazlasıyla uzak olduğunu idrak edemedi. Ya da hepsinden önemlisi ben çabuk sıkıldığımı kendime itiraf edemedim. Affedin.
Temmuz ayının ortalarına yakın, kendinden başka hiçbir şeye benzemeyen bu ihtişamlı yaz gecesinde, karanlığa sesleriyle şekil vermeye çalışan, en azından hayırlı bir işe baş koymuş ve bu sebeple benim sıkıcı dostlarımdan ayrılan böceklerin de katılımıyla balkonumdan seyre dalıyorum alemi. Alem dediğim Dünya, Dünya dediğim de bu mevsimde Kupadan başkası değil. Böceklerin seslerine senfonik mânâlar yükletebilecek kadar derinlerime işlemiş vuvuzelasıyla, şekli itibariyle delikanlılık mefhumundan beslenen aforizmalara konu olan bildiğimiz futbol topunu yedi düvele emsal delikanlı olarak göstermemize neden olacak Jabulanisiyle –ki Allah’ın dünyanın şekliyle ilgili yeni arayışlara girmemiş olmasına nasıl alakasızca sevindiğimi anlatamam- en büyük gücünü hayallerden alan Uruguay’ı, Elleri kolları bağlı tanrı Maradona’sıyla ve Tanrının cezası Arjantin’iyle, köklerine ihanet ederek onları onore eden Hollanda’sı, Haka dansı yapmaması ve turnuvayı namağlup bitiren tek takım olmasıyla otoriteleri iki kez şaşkına çeviren Yeni Zelanda’sı, mağrur müzmin loser İngilizleriyle, sahada Papa’dan daha yaşlı ve yorgun görünen oyuncularıyla İtalya’sı, son finalistlerden biri olmasına rağmen Domenech etkisiyle ilk turda elenmesiyle kimseyi şaşırtmayan bir garip şampiyonluk adayı Fransa’sı, cesur Şili’si ve güzel Paraguay’ı, Tsubasa ruhunu en asil duyguyla harmanlayan Japonya’sı, Kabil Kuzeyi ve Habil Güneyiyle düşman kardeşlik tanımının ete kemiğe bürünmüş hâli Kore’si, rakiplerle baş edecek gücü olsa da, Mesut’tan daha öz evlâdı olan bir ahtapotla baş edemeyen Almanya’sı, şımarık evladına gereğinden fazla müsamaha gösterince dizini döven Portekiz’i, kara kıtanın göğsünü Kabartan Gana’sı, iyi şansa en çok ihtiyacı olduğu dönemde şansı yaver gitmeyen Nijerya’sı, sürpriz adaylarından biri olup ilk turda elenerek süper bir sürpriz yapan Sırbistan’ı, kadrosunun kritik bölgelerine futbolu basit oynamayı becerebilen beyaz devşirmeler bulsa ortalığı kasıp kavuracak Kamerun’u, ileride Fransa’nın başına her açıdan farklı bir belâ olacağı belli Cezayir’i, çürümüş Fildişi’si, sahte peygamberlerin kurbanı olan Meksika’sı, tatile geldi denilen, ev sahibini bastıran Amerika’sı, Honduras’ı, İsviçre’si, Slovenya’sı, Slovakya’sı… Ve her maçta aynı futbolu oynuyor gibi görünse de, her takımdan, kendinden bile ötelerde olan İspanya’sı… 1990 Dünya Kupası’nı hayal meyal hatırlayan, 94’de sıkıntıdan patlayan, 98’de eh işte diyen, 2002’de sevinçten havalara zıplayan, 2006’da tekmil veren bendenizin en beğendiği, en çok keyif aldığı Dünya Kupası’ydı bu. Yıldızları sönmüş, ama yine de keyifli. Kendi yıldızlarını yaratmış çünkü, ve en büyüğü de takım olabilme yetisi.
Sokaklarda Romario, Bebeto, Baggio, Amokachi diye koşardık biz. Van Bastenimiz, Gullitimiz vardı. En çok da “Bana niye pas vermedin, bomboştum” cümlesini duyardık. Ya şimdi ne yapacak çocuklar? “Yeter artık, bu kadar pas yapmayın!” Nereden nereye… İspanya, içindeki ayrılıkçı unsurların en kalabalık ve en marjinallerinden (Basklarla birlikte) beslenen, temeli ayrılığa, bireyselliğe değil, takım olma olgusuna dayalı, kimilerini bıktıran bol paslı, bol yardımlaşmalı futbolla hem dahili, hem harici bedhahlara mükemmel bir mesaj da verdi. Bu mesajı alabilmek için adınızın Hıncal olmaması yeterli. Messi’nin kerameti de yalnızca Ercan Taner’in sesinde değil, Xavi ve İniesta’nın ayak içindeymiş biraz. Bu mesajı da aldık.
Brehme, Arjantin kalesini penaltıdan avladığında ve kupa Almanya kaptanı Matthaeus’un ellerinde yükseldiğinde sinirden ağlamış, “4 sene daha nasıl bekleyeceğim” diye kara kara düşünmeye başlamıştım. Aradan 20 yıl geçmiş. Koskoca 20 yıl, su gibi… Şaka gibi… 4 sene nasıl geçecek diyenlere söyleyeyim; öyle bir geçer zaman ki…



Copyright © 2010 Ceza Sahası
Icons & Wordpress Theme by N.Design | Blogger Templates by Blog and Web