30 Eyl 2010

Mekânın Cennet Olsun...

8 Yorum
 
Ali Öztürk 
Az daha yaşatmak isterdim seni,
Habersiz bırakıp gittiğin evde.
Giysen hazır duran terliklerini,
Odalarda dolaşsan, öksürsen
Toplasan bu yaz da bahçende yemişleri,
Az daha ömür sürsen.
Gözlerimin önünde hep boyun bosun,
Nasıl girerdin şu kapıdan, memnun
Şu iskemleye otururdun.
Avuçlarımda, ılık, el sıkışın,
Bana bakışın...
Nasıl uzatırdın bana şu sürahiyi?
Seyrederdik uçan bulutları, geçen gemileri.
Nasıl son defa konuştun, son defa güldün?
Nasıl öldün?..
Nasıl öldü, Yarabbim, nasil öleceğiz?
Hangi sonsuz geceler, iklimler geçeceğiz,
Bundan sonra da bir gün aynı sofrada
Oturacak mıyız bir daha?

Ziya Osman Saba

Samed Yesil Rekora Kosuyor !

0 Yorum
Almanya´da oynanan U17 Ligi erteleme macinda Bayer Leverkusen U17 Takimi evinde SG Wattenscheid 09 U17 Takimi´ni agirladi.Bu macta ilk 11´de sahaya cikan Bayer Leverkusen´in 1994 dogumlu Türk forveti Samed Yesil (resimde kirmizi formali gencimiz), yine her zamanki gibi kendisine güvenenleri mahcup etmedi.
Su ana kadar toplam 5 lig macinda 11 gol kaydederek mükemmel bir istatistige sahip olan yetenkli gencimiz, bu macta da firtina gibi esti.Mactan 5-0´lik galibiyetle ayrilan Leverkusen genclerinde Samed Yesil 2 golle skora katkida bulunurken, toplamdaki gol sayisini böylece 13´e cikarmis oldu.
Ayni zamanda Almanya U17 Milli Takim oyuncusu olan 1,76 metre boyundaki gencimiz, 61´inci dakikada oyundan cikarak hafta sonu oynanacak 1.FC Köln derbisi icin dinlenmeye alindi.
Wattenscheid macinda Leverkusen adina ayrica 1994 dogumlu diger Türk oyuncu Okan Aydin da basariyla mücadele etti.
Orta sahanin solunda görev yapan Okan Aydin da Almanya U17 Mlii Takimi kadrosunda bulunan bir Türk genci.

Bu Kafayla...

0 Yorum

Eskiden birlik, beraberlik kardeşlik vesair hissiyatlarla hep tek yürek olunsun, problemsiz bir takım olalım diye dua eder, öye umardım. Tabii, bu umutların doruğa çıktığı anlar, Şenol Hoca'nın takımın başında olduğu anlardı. Fakat son hadiseler, takımın nereden nereye geldiği gerçeğine bakınca şunu anladım ki bu takıma sürekli bir problem gerekiyor. Ortada problem olmayınca insanlar kendi kendilerine problem yaratıyorlar, ya da direkt olarak probleme dönüşüyorlar. Gelişim, Trabzon şehrine ve Trabzonspor camiasına yaramıyor. Sükunetin tadına varamayacak kadar zevkten yoksunlar çünkü.

Herkes bu son gelişmeler sonrasında bir hayalkırıklığı yaşamakta. Çünkü aranan huzur ortamının artık sağlandığı düşüncesi hakimdi. Nirvana'ya eren ve tam anlamıyla doğudan yükselen bir güneş, sağlam bir takım, herkesin imrendiği futbolcular. 26 yıllık ateşli hasretin sebepleri bu kadar bilinirken, aynı hatalar, her sezon tekrarlandığı için bu denli tazeyken, en aklı selim, en aklı başında insanlar olarak gördüğümüz, umudvar olma sebeplerimiz olan bu insanların böyle çocukça bir şeyle koskoca camiayı ayaklar altına almaya ne hakkı var? Önümüz bayram, yapmayın, etmeyin.

Geçen sezona başladığımız yerdeyiz. Şenol Güneş gitmeyi düşünmüş, vazgeçmiş. Şu anda tekrar gelmesi gerekiyor ki takımı toparlasın.  Hocam madem böyle neden geldin ki? Küstüm oynamıyorum tavrın değişmediyse, ne değişti uzakdoğuda? Çekik gözlü insanlara karşı sempatiyle bakmayı mı öğrendin? Old Boy'un intikam hikayesi seni etkiledi de farklı intikam yöntemleri mi geliştirdin? En önemli ayrıntıyı unutmak oldu mu hocam? Bu insanların değişmeyeceğini nasıl unutursun? Sana böylesi bel bağlamış bir camianın hayalleriyle oynamak bu kadar mı kolay? Pes etmeyi nasıl düşünebilirsin? Eyleme geçmemesi şansımız, ama böyle bir şeyi düşünmek bile İhanetlerin en büyüğüdür bu camiaya. Bu takımın kişilerle değil de, bir sistemle başarıya ulaşabileceğini anlamış, bu yolda gerçekten mesafe katetmiş biri olarak en aklıselim hareketleri senden bekliyorum hocam. Her şeye rağmen, umutlar sende. 

Pazar günü Beşiktaş'la oynayacağız. Yönetimden istifa eden, takım içinde karışıklıklara neden olan Trabzonspor eski yöneticilerini Beşiktaş tribününde görmek istiyorum. Yakışır. Hatta kendilerine bir sonraki kongreye kadar Deplasman Tribünü Kombinesi verilsin. Yağız atlar kişnesin, meşin kırbaç şaklasın.

Selçuk'la hâlen sözleşme yenilenmedi.O da fırsat varken sözleşmede alacağı ücretin miktarını arttırmak için eski görevlerini unuttu, daha fazla ofansla kendini gösterme derdinde. Gerçi Başkan olmazsa sözleşmeye imza atmayacakmış. Bu cümleyi gerçekten sarfettiyse ilginç. Sadri Şener "Biz her zaman büyüğüz" diye kandırmış taraftarı. Trabzonspor'da kalmak şartını başkana bağlayan bir futbolcu.  Büyük Trabzonspor... Başkanı kadar büyük olamayan bir Trabzonspor. Bir gariplik yok mu?

Türkiye'nin kalburüstü takımlarının bulunduğu illerde, 35 yaşında "eski x yöneticisi" sıfatıyla gezen adam var mıdır? Trabzon'da var da...

Kendimi bildim bileli hep en iyisini umut ettim takım için. Son dönemdeki söylentiler vb şeyleri hep yalanladım, inanmak istemedim belki de. Fakat artık benim de iplerim koptu. Takıma değil ama, mevcut yönetimin ve yönetici adaylarının hiçbirine artık zerre kadar güvenim kalmadı. Şu anda Trabzonspor'da görev yapan bir ağabeyimin "hayatında Trabzonspor'un maçına gitmemiş adamlar, sırf adlarını duyurmak için yönetici oluyorlar." lafı geldi aklıma. Ona da olur mu öyle şey diye çıkıştığımı hatırladıkça utanıyorum.

"İstanbul medyası başarımızı çekemiyor." sözüne zerre inancım kalmadı. Kimi kandıracaklar artık, çok merak ediyorum. Hey! Huzurla başladığınız bir sezonda kendi kendinize çelme takıyorsunuz, saha içi ayrışmayı, saha dışı kapışmayı körüklüyorsunuz, dertsiz başınızı müebbet derde sokuyorsunuz, ve sonra İstanbul medyası! Sizler için hep iyi bir bahane olmuş. Ben de inanmışım. Salaklık... Bu adamların en zehirli haberleri aklıma geliyor da, şu son dönem, ve bizim bilmediğimiz önceki dönemlerde dönen dolapların yanında ne ki?

29 Eyl 2010

Sadri Şener ve Şenol Güneş Küs...

4 Yorum
Perde arkasını göremiyoruz, perdeden yansıyanlarla da bir yere kadar konuşabiliyoruz. Mesela Şenol Güneş'i hep o aforizmal basın toplantıları kadar tanıyoruz, buradan edindiğimiz intibalarla onun karakteri hakkında çıkarımlar yapabiliyoruz. Sadri Şener'in gülüşünde kaynaştırıyoruz bütün takımı. Sorunlar hep bu iki karakterin gölgelerine gizleniyor zihnimizde. Durum böyle değil işte, değil... İşin içyüzünü bilenlerden İhsan Öksüz bugün detaylı bir yazı kaleme almış. Blogun kıymetli okurlarından Muratanovic komplo teorisi üretiliyor demişti, keşke demiştim içimden... Durum öyle değilmiş maalesef. Sandığımızdan daha vahim, daha utanç verici bir tablo... Hacısalihoğlu'nun istifası, Umut Bulut olayı, Sadri Şener ve Şenol Güneş arasındaki gerginliklere dair merak edilen her şeyi söylemiş İhsan Öksüz. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

27 Eyl 2010

Maç Yazısı: Kulübün Önde Gelenleri Aç - Trabzonspor: Kimin Umrunda? #1

4 Yorum
Trabzonspor çok çabuk karışıyor. Ligin başından bu yana geldiğimiz noktayı ele alalım. Umut'un transferi süreci, ve bu transfer görüşmesine izin veren yönetim. Sonra suçlu Umut'muş gibi kadro dışı bırakan yönetim. Şenol Güneş'in isteği de olsa hatanın kendilerinde olduğunu kabul edebilirlerdi! Takım iyi durumda, müthiş bir hava yakalanmış. En ufak pozitif havayı paraya çevirme fırsatını kaçırmıyorlar. Fakat, işte o fakatlar. Takım? Ve bu takımı hâlen ayakta tutan taraftarın beklentileri? Takım derken yine taraftarın gözünden konuşuyorum. Yoksa pas atarken adam seçen futbolculardan oluşan birlikteliğe takım denmiyor literatürde. "Gelecek" diye bir şey yok Trabzonspor'u yönetenlerin zihninde. Kelime olarak var, fakat bu kelimenin bir karşılığı yok. En ufak fırsatı paraya çevirmeye davranan insanlar, geleceği düşünemeyen insanlardır. Gelecek derken buraya da bir çizgi çizelim. Trabzonspor'un geleceği. Bu insanların zihninde, gelecek kelimesiyle Trabzonspor kurumu aynı doğrultuda değil. Hep kendi benlikleri ve egolarıyla aynı doğrultuda.

Yönetim içindeki huzursuzlukların ayyuka çıktığı an, Hayrettin Hacısalihoğlu'nun istifasıydı. İstifasının takıma zarar verdiğini ve bu kararın kabul edilmesi sürecinde hatalı davranıldığını düşünen bir yazı okudum. Hüseyin Hayali yazmış, Fanatik gazetesinde. Önce şunları söylüyor Hayali, Hacısalihoğlu için: Sadri Şener yönetiminin işbaşı yaptığı günden beri özellikle Hayrettin Bey hep suçlanan taraf oldu... Tek adam olmak, kendi başına kararlar almak, çiftlik kurmak, eleman alımları ve daha birçok konuda haklı eleştirilere maruz kaldı. Daha sonra bazı sebepler sıralayıp şu sonuca varıyor: Hayrettin Bey yönetimde ne kadar yanlışlar yapmış olursa olsun, içinde bulunduğu ekibe ve Trabzonspor kulübüne zarar verecek eylemlerin dışında oldu bu 3 senede.

Bir insana yöneltilen suçlamalar doğru ise, ortada bir suç var demektir. Bu suçu işleyen kişi de kendisinin de kabul ettiği üzere Hayrettin Hacısalihoğlu'dur. Peki suç nedir? Cevap, alıntının ikinci kımsındadır, ve bugünkü tablodadır. Bu alıntıyı yapma sebebime gelince, biz taraftarlar, ya da ben, kendim, Trabzonspor'un içinde dönen aslî dolapları bilmediğimiz için söylediklerimiz, yazdıklarımız, hep biraz eksik, hep biraz yavan. İşin içyüzünü bilenler için belki komik... Çünkü oynanan tiyatronun perde arkasını göremeyiz. Göstermezler. "Birileri, camianın önde gelenleri" vb insanlar bu işin perde arkasında dönen dolapları bilmelerine rağmen hep imalı konuşurlar. Hüseyin Hayali de oldukça şey biliyor gibi konuşmuş Hayrettin Hacısalihoğlu'nun istifasıyla ilgili yazdığı yazısında. Kendisinin perde arkası izlenimlerinden, hiç değilse perdeden yansıtabildiklerinden faydalanmak gerek.

Peki ben istifa ile ilgili ne düşünüyorum? Cehennemin dibine kadar yolu olduğunu düşünüyorum Hayrettin Hacısalihoğlu'nun. Bu istifa alelade bir istifa değildi çünkü. Bu adamlar yalnız değildirler. Her yerde adamları vardır. Özellikle Hacısalihoğlu'nun. Kulübe nasıl usülsüz adam aldığını, kendisini korumak için yazı yazan bir yazar bile ifade etmiş. İstifasının ertesi günü bir karşılaşma vardı, bu karşılaşmayı kaybettik, Manisaspor karşılaşması. İstifasına sebep olan kişi Sadri Şener, yani kulübün başkanı. Herkes bu adamın önümüzdeki kongrede aday olacağını düşünüyor. Sadri Şener'in karşısında şansı olabilmesi için ne lâzım? Takımın kötü gitmesi lâzım her şeyden önce. Peki Hayrettin bey'in başkanlığı mı önemli, takımın gidişatı mı? Aynı şeyi Sadri bey, İskender bey, Ahmet bey, Mehmet bey olarak çoğaltabiliriz ama şimdilik Hayrettin Bey'de sınırlı kalsın. Hazır bey demişken ve terbiyemiz biraz daha idare edebilecekken bozmadan devam edelim. Tabii ki Hayrettin Bey'in başkanlığı daha önemli. Bugün Selçuk'u bir seçim kozu hâline getiren insanların görev yaptığı bir kulüpten bahsediyoruz. Selçuk başkanı öne sürer de, Selçuk başkanın futbolcusudur da, Hacısalihoğlu'nun futbolcusu yok mudur bu kulüpte? Olamaz mı? Aksini iddia edenlerin önünde kapı gibi Selçuk İnan & Sadri Şener ilişkisi duruyor.

Güneş'in de bu istifa kervanına katılacağı, fakat son anda vazgeçtiği konuşuldu kulislerde. İşte yine o perdeler, arkasında neler olduğunu bir türlü bilmediğimiz... Herkesi kıskandıracak kadar muhteşem başlayan bir sezon, 3 maç sonra kabusa nasıl dönüşür? Bunu bize en iyi açıklayacak şahsın, kendisine en çok bel bağlanılan şahsın, bu satırların yazarının da en güvendiği şahsın istifası konuşuluyor kulislerde, Hacısalihoğlu'nun istifası sonrası. Bu takım neden bu kadar çabuk karışıyor? Tepelerde garip bir şeyler oluyor, bu adamların paylaşamadığı bir şey var ve durum gerçekten tehlikeli bir ilginçlik arzediyor. Takım başarılı! İyi gidiyor! Taraftar deseniz, eskiye oranla yol katetmiş, değişiyorlar! En zor değişeceğini umduğumuz kitlede bile bir değişim söz konusu. Yönetim kademesinde ise tık yok... Bu kulüp, M.A.Y ile birlikte Şehrin değil, siyasi ve iktisadi emelleri olan şerefsizlerin eline geçtiği günden beri durum bu. Bugün en iyi Trabzonsporlular arasında sayılabilecek Faruk Özak'ın bile kulübü nasıl kullandığı, ne için kullandığı ortada. Sadece şunu merak ediyorum, değiyor mu? Şu taraftarın, şu camianın hevesiyle ensest ilişkiye girmek bu insanları nasıl tatmin edebiliyor? Her şeyden önemlisi, kafamı kurcalayan şu: Bu takım nasıl bu kadar çabuk karışabiliyor?

Çünkü bu takımın yönetim tabakası, camianın önde gelenleri dediğimiz fotr şapkalı gettodan gelme-sonradan görmeler takımı ciddî anlamda zerre kadar umursamıyor. Bunu hem Hayrettin Hacısalihoğlu, hem onun kuklaları, hem de Sadri Şener göstermiştir. Özkan Sümer, MAY ve diğerleri de daha önce göstermişti. Faruk Özak her seçimde gösteriyor. Sadri'nin futbolcuları o yoksa sözleşme imzalamıyor, Hayrettin'in futbolcuları takımı sabote ediyor, Hasan'ın futbolcusu Sadri'nin futbolsuna pas atmıyor, Faruk'un adamları kapıda fırsat kolluyor, MAY'ın köpekleri sönen ışıklarla birlikte havlamaya da başlayınca ortam iyice şenlenir. Perdeler kapalı. Arkasında ne var göremiyoruz. Ama duyuyoruz. Birileri kendi çocuklarına tecavüz ediyor. En namuslusu durumun sinsi seyircisi. Her şeyi uzaktan izliyor, müdahale etmeden. Dindar ya, hacı ya. Tecavüze katılmaz. Ama yapmayın da demez, yaralı parmağa işemez. Sonra tutuyor bu üstü başı virane olmuş, kan revan içinde, acımasızca tecavüz edilmiş zavallıyı, façasını düzeltiyor, tekrar insan içine çıkartıyor. Kutsalımızı yeni tecavüzlere hazırlıyor ki işvereninin gözüne girecek yeni fırsatlar yaratsın ona yeni tecavüzler.

Söyleyecek daha çok şeyim var. Kafam dağınık. Blog yazarlarından Great White'nin, Soner ağabeyimizin babası Kalp Krizi geçirmiş ve şu anda Trabzon'da yoğun bakımda... Dualarınızı eksik etmeyin. Trabzonspor için atan bir kalp daha eksilmesin bu alemden. Görmüyor musunuz, yeterince eksilmedik mi zaten?

26 Eyl 2010

Abel Hernandez

1 Yorum
Cavani'yi Napoli'ye sattılar ama İtalya'da takımlar bir pazarda kaliteye ulaşmışlarsa madeni iyi işliyorlar. Udinese'nin Kolombiyalılardan aldığı verim ve akabinde Kolombiya pazarına demir atması, bir dönem Milan'ın Hollanda pazarıyla sıkı fıkı oluşu, Juventus'un ;Fransa'ya sardığı zamanlar... Gibi.

Şimdi Abel Hernandez, Cavani sonrası süperstar adayı Palermo'nun. Bu sezonki çıkışıyla Tabarez'in Endonezya ve Çin'le oynayacağı karşılaşmaların aday kadrosundaki yerini almış. Kadrodaki diğer isimler:

Kaleciler: Juan Castillo (Deportivo Cali) , Fernando Muslera (Lazio).

Savunmacılar: Martín Cáceres (Sevilla), Jorge Fucile (Porto), Diego Godín (Atlético Madrid), Diego Lugano (Fenerbahce), Andrés Scotti (Colo Colo), Carlos Valdez (Siena), Mauricio Victorino (Universidad de Chile).


Orta Sahalar: Sebastián Eguren (Sp. Gijón), Walter Gargano (Nápoli), Álvaro González (Lazio), Ignacio González (Levante), Maximiliano Pereira (Benfica), Diego Pérez (Bologna), Gastón Ramírez (Bologna), Cristián Rodríguez (Porto), Jorge Rodríguez (Jaguares), Álvaro Pereira (Porto).
 
Forvetler: Sebastián Abreu (Botafogo), Edinson Cavani (Nápoli), Sebastián Fernández (Málaga), Diego Forlán (Atlético Madrid), Abel Hernández (Palermo) y Luis Suárez (Ajax).
 

23 Eyl 2010

Bize Yine Hüsran

5 Yorum
Senelerdir Belçika pazarındadır Trabzonspor... Dünyada çok az kulübün tercih ettiği bir şeydir bu. Hele ki Türkiye Liginde Belçika'dan, ya da Belçikalı oyuncu alan çok azdır. Flip Daems'i biliyorum bir tek, Gençlerbirliği'nde oynamıştı bir dönem. Neyse meseleye dönersek, Thijs olsun, Somers olsun, Brüls olsun hatta, van de Paar, D'haene falan... Arkadaş, hadi geçtim süper yıldız bulamayın, Vermaelen'i siz keşfedemeyin tamam. Defour'u başkası keşfetsin, Fellaini şehri beğenmesin. Onca bağlantımız var diye övünüyoruz bu memlekette, Leekens var, Breams var, hadi biraz fantazi yapalım, Pfaff'la bile bir hukukumuz var o topraklarda ama, bi Vossen'imiz yok. Hep van de Paar'lar, Thijs'ler çıkıyor bahtımıza. Bir yerde yanlış yapıyoruz dedik, scouting olayını sahneledik, sonuç Brüls oldu. Bir Vossen, bir de Bruyne çıkmayacak mı bahtımıza? Yok arkadaş, yok... Bize yine Somers, bize yine D'haene...

22 Eyl 2010

ALPER ULUDAĞ VE TOLGAY ALi ARSLAN MUHTEŞEM !

0 Yorum
Almanya Ikinci Ligi´ne bugün oynanan maclarla devam edildi.Bu karsilasmalarin birinde Alemannia Aachen, FSV Frankfurt deplasmanina gitti.Alemannia Aachen ilk 11´de 1990 dogumlu Türk orta saha oyuncusu Alper Uludag (resimde solda) ile sahaya cikti ama ilk yarida gol sesi cikmayinca 0-0´lik sonucla soyunma odalarina gidildi.

Ikinci yariya 1990 dogumlu diger Türk orta saha oyuncusu Tolgay Ali Arslan`i (resimde sagda) da alarak baslayan Aachen ekibi, 63´üncü dakikada yenen golü önleyemeyince 1-0 geriye düstü.Cabuk toparlanan konuk ekip, beraberligi 68´inci dakikada yetenekli gencimiz Alper Uludag´in cok güzel golü ile sagladi.Sag taraftan rakip defansi calimlayarak capraz pozisyondan topu filelere gönderen 1,80 metre boyundaki gencimiz böylece profesyonel futbol hayatinin ilk golünü kayetti.Golden 4 dakika sonra ise bu sefer yine Alper Uludag´in pasi ile topla bulusan Tolgay Ali Arslan, mesin yuvarlagi düzgün bir vurus ile aglarla bulusturarak, Aachen´i 2-1 öne gecirdi.Tolgay Ali de böylece profesyonel futbol hayatinin ilk golünü atmis oldu.Macin son dakikasinda Alemannia Aachen bu sefer Tolgay Ali´nin pasini verdigi golle durumu 3-1´e getirince, iyice rahatladi ve mac da bu skorla sona erdi.Alper Uludag ve Tolgay Ali Arslan böylece maci birer gol ve birer asist ile tamamlayarak karsilasmayi adeta Türk sölenine cevirdiler.

Alper Uludag Alemannia Aachen profesyonel takimindan önce bu kulübün altyapisinda forma giyiyordu ve gecen sezon yine profesyonellerde 17 Ikinci Lig karsilasmasinda forma giymisti.Oyuncumuz Alemannia Aachen kulübüne Hollanda´nin PSV Eindhoven altyapisindan transfer olmustu.Ümit Milli futbolcumuz Tolgay Ali Arslan ise Aachen kulübüne bu sezon basnda bir yilligina Almanya Birinci Lig ekibi Hamburger SV´dan kiralik olarak verildi.

Gecen sezonun büyük bölümünü sakatlikla bogusarak geciren Tolgay Ali, 2008/2009 sezonunda Borussia Dortmund U19 Takimi´nda oynarken attigi 30 gol ile Avrupa U19 Ligleri Türk Gol Krali olmus ve sayfamiz tarafindan ödüllendirilmisti.Macin özetini ve golleri bu linkten izleyebilirsiniz

21 Eyl 2010

TFF'yi Kim Denetleyecek?

0 Yorum
Dün Gaziantep'te Türk Futbolunun utanç gecelerinden biri daha yaşandı. Maçta yaşanan hadiselerden değil, hadiselerin neticesinde maçın ertelenmesinden bahsediyorum. Adını ne koyarsak koyalım, karşılığı ikiyüzlülük olan bu tavrın iyice ayyuka çıktığı bir geceydi dün gece... Geçen sezona dönelim.

Fenerbahçe, Şükrü Saracoğlu Stadyumunda Galatasaray'ı konuk ediyor. İçyüzünü bilemiyoruz ama bize yansıdığı kadarıyla söylemek gerekirse Cristian ve Arda arasındaki gerginlikle başlayan kavgalar neticesinde tribünlerden sahaya yabancı cisim yağıyor. Sonuç: Yardımcı hakemlerden Tarık Ongun'un kafası yarılıyor. Kurallar gereği karşılaşmanın tatil edilmesi gerekiyor. Maçın başlamış ya da başlamamış olması farketmez. TFF kuralları gereğince bu karşılaşmanın tatil edilmesi gerekiyor. Peki ediliyor mu? Hayır. Karşılaşma oynatılıyor. Oğuz Sarvan, "takdir hakemin" deyip işin içinden sıyrılııyor.

Oysa bu tip durumlarda hakemlerin asla ve kat'a tek başlarına karar veremediklerini gördük daha önce. Trabzonspor'un Sivasspor'la kendi sahasında oynadığı ve Trabzonspor taraftarının Sivassporlu futbolculara saldırdığı karşılaşmanın hakemi Bülent Demirlek, soyunma odasında birkaç kez Federasyon yetkililerini aramış, ne yapması gerektiği konusunda fikir almıştı. Kararı tek başına verememiş, üstelik kararı verecek mercii de "sahaya dönersem 6 Sivassporlu Futbolcuyu sahadan atmam gerekir." diye uyarmayı da ihmal etmemişti. Aynı şey Bünyamin Gezer için de geçerli. Durumu Federasyonla hasbihal etmiş, federasyondan gelen direktifler doğrultusunda "kanunu" uygulayamamıştı. Üstelik tribünlerdeki olaylar devam ederken... Ortalık sütliman olmamışken. Antep'te ise ortalık durulmuş, her iki takımın taraftarı da birbiri lehine tezahürat yapıyordu. Nedense İstanbul'da, "Dünyaya rezil oluruz." korkusuyla devam ettirilen karşılaşmanın tarafları ve bu karşılaşmayı izleyenler kadar "şanslı" olamadı Gaziantepspor ve Bursaspor taraftarları. Türkiye'de hakemler, böylesi önemli kararları, kitabına uygun bir şekilde alacak, aldığı kararın arkasında duracak insanlardan seçilmezler. Çünkü kanunlar, kurumlara ve durumlara göre değişir. Yazılanlar da kitabına uydurulurlar...

Gaziantep'te "kitap böyle yazıyor." diyerek keskin ve parlak bir adalet kılıcı edasıyla poz kesen Federasyon ve onun organları, söz konusu şehir İstanbul olduğunda rezalet kararların altına imza atıyorlar. İstanbul'da alınamayan kararların diyeti Gaziantep'de ödeniyor. Federasyonun "Adil davranma zorunluluğu" gibi bir hakkı var ve bunu doldurmak için kurban arıyorlar. İleride de sık sık göreceğiz, bu hak dolduktan sonra her türlü adalesizliği gönül rahatlığıyla sergileyecek, işi de punduna uyduracaklar. Arada bir böyle kurbanlar olacak, sonra kaldıkları yerden devam edecekler. Peki bu kanunların uygulanmasındaki rezaleti denetleyecek bir kurum, kuruluş yok mu?

Kulüplerin, taraftarların, oyuncuların, hepsinin yaptıkları olumsuz eylemlerin bir karşılığı, bir cezası var da, TFF'nin neden yok? Türk Futbolunun sözümona marka?! değerini, utanç verici ikiyüzlülükleriyle ayaklar altına alan bu kurumun, yaptığı bunca rezaletin kanunî bir karşılığı, bir cezası yok mu? Sporda taraftar kaynaklı şiddeti önlemek için onlarca yasa çıkartılırken, TFF' ve onun uygulamalarından kaynaklı şiddete karşı neden sessiz kalınıyor?

Mitar Mrkela

2 Yorum
Beşiktaş, 1992-1993 sezonu hazırlıklarına Hollanda'da başlamıştı. Burada Twente ile oynanan hazırlık karşılaşmasında, rakibin sol kanadında forma giyen Mitar Mrkela, etkili futboluyla Gordon Milne'in dikkatini çekince kısa bir zaman sonra Beşiktaş'a transfer olur. Takımın sol kanadı aksamaktadır ve Milne'e göre Mrkela bu aksaklığı giderebilecek kalitede bir futbolcudur.

Yukarıdaki küpür, Milliyet Gazetesinden... Transfer haberinin yanına iliştirilmiş bu bilgi küpüründeki bir ibare dikkat çekiyor: Yugoslav Millî Takımının değişmez elemanı olan Mrkela? Toplamda Yugoslav Millî Takımının formasını yalnızca 5 kez giyen bir adam için biraz fazla iddialı bir yalan olmuş... Doğan medyası o dönem yalnızca siyaseti değil, sporu da oldukça şekillendirmiş kallavî uydurmalarla... Tabii hakkını vermek gerek, Mrkela gerçekten de büyük bir yıldız adayıymış. Yugoslav liginde forma giyen en genç oyuncu olan bu adam(16 yaşındayken), aynı zamanda bugün fantastik hikayelerin konusu olan Yugoslav Millî Takımında forma giymiş en genç futbolcu. (17 yaşındayken)

Ich Emre'nin yazdığına göre Galatasaray - Beşiktaş maçı öncesinde Bosna'daki Katliamı Kınıyoruz yazılı pankartı taşımadığı için şutlanmış. Şöyle de bir diyaloğun kahramanıydı Mrkela, Ateist olduğunu açıkladığı dönem, Akın Sel Mrkela'nın takım arkadaşı Feyyaz'a şu soruyu sorar:

-Feyyaz, Mrkela ateistmiş, Allaha inanmıyormuş yani?
-Allah Kurtarsın abi, ne diyim? (gülüşmeler)

20 Eyl 2010

Galibiyeti Getiren Cenk Tosun Bir Numara !

0 Yorum
Almanya´nin ünlü kulübü Eintracht Frankfurt´un genc Türk futbolcusu Cenk Tosun (resimde ortada) gittikce yükselen performansini kulübünün PAF Takimi´nda attigi goller ile kanitliyor.

Eintracht Frankfurt PAF Takimi´nin Spvgg Weiden´i kendi evinde 1-0 maglup ettigi macta takiminin galibiyet golünü kaydeden 1991 dogumlu yetenekli forvetimiz, böylece toplamdaki 4´üncü golünü atarak Avrupa´da su ana kadar en golcü Türk PAF Takimi oyuncusu olarak göze batti.

Eintracht Frankfurt´un profesyonel Takim oyucusu olan Cenk, mac pratigi edinmesi adina PAF Takimi´nda forma giyiyor fakat sürekli olarak profesyoneller ile idman yapiyor.

Gecen sezonun büyük bölümünü sakatlikla bogusarak gecirmesine ragmen, Frankfurt´un hem PAF, hem de U19 Takimi´nda toplam 10 gol kaydeden Cenk Tosun, 2008/2009 sezonunda da U19 Takim´da toplam 11 gol atmisti.

Almanya U20 Milli Takimi´nda da forma giyen 1,83 metre boyundaki gencimiz ile Türkiye´de de dahil, bir cok kulübün ilgilendigi biliniyor.

Üstteki resimde cok iyi anlastigi profesyonellerdeki Türk takim arkadaslari Halil Altintop ve Ümit Korkmaz ile görülen Cenk Tosun, amacinin performansini bir an önce profesyonel takima da yansitmak oldugunu söyledi.

Sensible Efsaneleri #3: Paulo Futre...

0 Yorum
Porto, Madjer'in yıldızlaştığı final maçında Bayern'i 2-1 yendiğinde bütün gözler faslı efsaneye odaklanmıştı. Attığı gol, Juary'e attırdığı gol... Fakat o karşılaşmanın en güzel hareketlerini sergileyen adam, sonunu getiremese de hep Paulo Futre idi. 87 finalinde sahadaki en genç futbolcu olma özelliğini de taşıyan bu muhteşem Portekizli, Sensible efsanelerinden biridir.

Futbola 1974 yılında doğduğu şehrin takımı Clube Desportivo Montijo'da başlayan Futre, 1 sezonda Sporting yöneticilerinin dikkatini çeker ve soluğu başkentin yeşil beyaz bölgesinde alır. 16 yaşından itibaren kiralama teklifleri almaya başlayan Futre'nin yeteneğine bu şekilde iyice ikna olan Sporting yöneticileri onu takımda tutarlar. Ve ilk kez 1983 yılında A takımda forma giymeye başlar Futre... 17 yaşında gösterdiği üstün performans sonrası ücretinde iyileştirme talep eder; Fakat bu talep reddedilince Sporting'le sorunlar başgösterir. Ferguson, o sıralar Aberdeen'in başında İskoç kulübüne tarihinin en başarılı dönemini yaşatmaktadır ve hâlinden de memnundur. Fakat dönemin Ferguson'u sayılabilecek Porto antrenörü Jorge, onu kapmakta gecikmez. Ve Futre Sporting'in ezelî rakiplerinden Porto'ya transfer olur. Sporting'in şanssızlığı çok eskilere dayanıyor anlayacağınız. Belki de son 30 yılda dünyanın en iyi kanat oyuncularını yetiştiren bu kulüp, ne Quaresma'dan, ne Cristiano Ronaldo'dan, ne de Futre'den yararlanabilmişler. Biraz Figo'dan, o kadar...(Simao ve Nani gibi oyuncuları da eklersek Sporting'in nasıl bir altyapıya sahip olduğu konusunda fikir sahibi olabiliriz sanıyorum)

Porto'da çabucak yıldızlaşır. 1985-1986 yılında ülkesinde Yılın Futbolcusu ödülünü kazanır. 1986 Dünya Kupası'nda Portekiz kadrosunda yer aldığında yaşı henüz yirmidir, İngiltere'yi yenmesine rağmen turnuvaya ilk turda veda eden ülkesi adına üç karşılaşmada da forma giyer. Ve yeteneğini iyiden iyiye kabul ettirir. Ertesi yıl Porto için oldukça büyük bir yıldır. Futre'li, Madjer'li kadrosuyla Şampiyon Kulüpler Kupası'nda emin adımlarla ilerlemektedirler. Beşiktaş'ın da Çeyrek Finale kadar yükselip Dinamo Kiev'e elendiği turnuvanın yarı finalinde Blokhin'li, Belanov'lu, Mihailichenko'lu Kiev'i eleyerek adlarını finale yazdırırlar. Futre'nin bu zorlu seride takımına katkısı inanılmazdır. Her iki maçı da 2-1 kazanılan bu seride ilk maçta 1 gole, ikinci maçta da 1 asiste imza atan genç Portekizli takımını finale taşır. Ve 1-0 geriye düşmelerine rağmen, Bayern'i 2-1 yenerek kupaya uzanırlar. Futre bir kez daha ülkesinde yılın futbolcusudur. Aynı zamanda 101 oyla Altın Top ödülünü kazanan Ruud Gullit'in ardından 91 oyla Gümüş Top ödülüne layık görülür.

21 yaşında tüm bunları başarabilen Futre'yi mükemmel bir kariyerin beklemekte olduğunu düşünenlerdenseniz, Jesus Gil faktörünün devreye gireceğini sizlere hatırlatmak isterim. 1987 yılında Atletico Madrid başkanlığına seçilirken verdiği sözlerden biri olan Futre transferi, Gil'in ilk icraatı olur. Dönemin en büyük transferlerinden biridir bu. 1 milyon sterlin'e yakın bir meblağa Atletico Madrid yolunu tutan Futre, İspanya'da da kendini göstermekte gecikmez. Fakat gerek Gil'in tutarsız icraatları, gerekse o dönemin Real Madrid efsanesi özlenen başarıya (klişemi mazur görün) ulaşılmasına bir türlü izin vermedi. 1991 1992 yılında, Real Madrid'in şampiyonluğu son haftada Barcelona'ya kaptırdığı sezon şampiyonluğa en çok yaklaştıkları sezondu. Futre, Manolo ile oluşturduğu muhteşem birliktelikle takım arkadaşını gol krallığına taşırken, takımı da 3. sırayı alıyordu. Manolo, Futre'nin Atletico kariyerinde gol kralı olan 2. Atletico oyuncusu. (Diğeri Baltazar)Atletico ile iki kral kupası zaferi yaşayan Futre'nin Atletico Madrid'de forma giyerken oynadığı en unutulmaz karşılaşmalardan biri de Real Madrid'e karşı oynadıkları 1992 Kral Kupası karşılaşmasıdır. Sahaya kaptan olarak çıkan Futre, takımının 2-0 kazandığı mücadelede 2. gole imzasını atar. İlk golün sahibi de Bernd Schuster'dir.

1992 yılı sonunda, artık bir türlü gelmeyen başarıların da etkisiyle Atletico büyük bir Maddî krizin eşiğindedir. Schuster takımdan ayrılmak üzeredir. Sezon sonunda sözleşmesi sona erecek diğer bir futbolcu da Futre'dir. Oyuncuyu bedavaya kaptırmak istemeyen Atletico, devre arasında Benfica'nın yaptığı 1.100.000 sterlinlik teklifi kabul eder ve Futre Portekiz'e döner. Benfica'da yalnızca yarım sezon kalır: Muhteşem yetenekleri Portekiz'i fazlasıyla aşmıştır ve 4.000.000 sterlin gibi bir fiyata Marsilya'ya gider. Bu rakamlar bugün oldukça basit rakamlar olsa da o dönem hatırı sayılır rakamlar...

Fransa'ya transferiyle birlikte Futre için sakatlık dolu yıllar başlamıştır. Çok ağır bir diz sakatlığı geçiren Futre, takımıyla yalnızca 10 maça çıkabilir. Serie A takımlarından Reggiana Futre'yi 950.000 sterlin karşılığında kadrosuna katar. Sakatlığı nedeniyle ligin ilk yarısını kaçıran Futre, 94-95 sezonunun ikinci yarısıyla birlikte yeteneklerini sergilemeye başlar. 13 maçta formasını giydiği Reggiana adına 5 gol kaydeder. Sakatlığı esnasında takımı küme düşmeyi garantilemiş, yalnızca 10 puan toplayabilmiş ve 4 gol atabilmiştir. Sezon bitiminde 24 gole ulaşan Reggiana, ligi 18 puanla sondan 2. olarak tamamlar. Reggiana taraftarlarınca bugün hâlen sevilen, saygıyla anılan bir yıldızdır Futre... Fabio Capello tarafından Milan'a alınır. Fakat dizindeki sakatlık nedeniyle yalnızca 1 karşılaşmada forma giyebilir: Ligin son haftasına 7-1 kazanılan Cremonese karşısında Roberto Baggio'nun yerine oyuna girdiği karşılaşma.


Sakatlıklardan bir türlü kurtulamayan Futre, soluğu İngiltere'de alır: Belki bu bol yağmurlu topraklar kurumaya başlayan sağ dizine bir nebze olsun şifa getirir umuduyla. Hayır... West Ham'da da kaderi değişmez. Burada yaşadığı ilginç bir hadise de var Futre'nin. 10 numara Futre'nin kariyeri boyunca giydiği forma numarasıdır. Forma numarasına özel bir önem atfeder. West Ham ile sözleşme imzalarken, kontratına bu maddeyi özel olarak ekler: "Forma numarası, 10!" West Ham formasıyla ilk maçına Arsenal karşısında çıkacaktır ve soyunma odasına girdiğinde "Futre, 16" yazılı formayı görür. Bunun üzerine söylenmeye başlar, kendisine "Sorun nedir?" diye sorulduğunda, "benim değil, sizin sorununuz nedir? Sözleşmemde de belirtildiği üzere 10 numaralı formadan başkasını giymem." Deyip soyunma odasından ayrılır. John Moncur'a verilen 10 numaralı forma, bu hadise sonrasında tekrar Futre'ye verilir. West Ham sonrası 10 maç dayanabileceği bir Atletico macerası daha, ve sonra 90'lı yılların nice süperstarını bizlerden mahrum eden Japonya macerası, ve son... 80'lerin sonu ve 90'ların başında futbol dünyasının en büyük yıldızlarından biri, dizinin ihaneti sonrası neredeyse topal geçen 3-4 sene sonrasında futbola veda eder. Bu süre esnasında 41 kez formasını giydiği Portekiz Millî Takımı adına 6 gol kaydeder. Futbolu bıraktıktan sonra 2003 yılına kadar Atletico Madrid'de Futbol Direktörü olarak çalışır. Sonrasında futboldan elini eteğini çeker. Emlak işiyle hasbihal olmaya başlar. Geçen yıl Porto ve Atletico Madrid eşleşmesinde gönlünün hangi takımda olduğu sorulduğunda, "Atletico" diyebilecek kadar iyi bir Atletico taraftarı olan Futre'nin bir oğlu da Atleti altyapısında: Fabio Futre...

Messi insan olmadığını kanıtlamadan evvel, benim için Futre'nin hayalinden ibaretti. İsmindeki karizmayı bir kenara bırakırsak, süratli adımları, ters kanattan içeriye dalışları, kale önünde ani gelişen pozisyonlarda en sakin vuruşları yapabilmesi, maruz kaldığı sert fauller... Futbolculuk döneminde sağlam bir sigara tiryakisi olan Futre'yle birebir aynıydı. Daha açık söylemek gerekirse, Futre, ters ayakla kanatlarda oynayan ofansif oyuncuların atasıydı. Messi'ye olan benzerliğine gelince, sonu benzemesin.

400.000

1 Yorum
 Teşekkürler...  

Mesele...

3 Yorum
Yeğen, mesele, gardı düşmüş rakip karşısında sonradan girdiğin oyunda bir gol atmak değil, takımının mağlup durumda olduğu bir karşılaşmada kurtarıcı olarak oyuna dahil olduğunda, bir şeyler yapmak için çabalamak, takımına katkı sağlamaya çalışmaktır, ileride ofansif bir atık olmak değil...

18 Eyl 2010

Momodou Ceesay

4 Yorum
2006 ylıında, Afrika'nın gelecek vaadeden 10 futbolcusundan biri listesinde Isaac Promise, Obi Mikel, Taye Taiwo ve o dönem Wallidan'dan, hâlen de Millî Takım'dan arkadaşı olan Ousman Jallow gibi isimlerle birlikte anılan Gambiya'lı bu genç adam, Wallidan takımında başladığı futbol yaşamına bugün Zilina'da devam ediyor.

Ceesay ilk olarak, Nuri Şahin'li, Deniz Yılmaz'lı kadromuzla mükemmel bir performans ortaya koyduğumuz 2005 17 Yaş Altı Dünya Şampiyonasında dikkatleri çekti. Ki, o turnuvanın asıl yıldızları da zaten Gambialı futbolculardı. Gruplarında, Şampiyon Brezilya'yı 3-1 yenmişler, Hollanda'ya kaybedince gruptan çıkma şansını averajla kaybetmişlerdi. Averajla gruptan çıkan Hollanda 3., Brezilya 2. oldu. Bugün A Millî Takımda birlikte forma giydiği 7 arkadaşı da ilk defa o turnuvada dikkatleri çekmişti. 20-21 yaş aralığındaki bu isimler bugün Avrupa'nın farklı ülkelerinde top koşturmaya devam ediyor.

Momodou'nun adını duyurduğu turnuva, 2005'te Peru'da düzenlenen 17 yaşaltı gençler Dünya Kupası demiştik. Kendisini ilk keşfeden de, Giovanni di Marzio olmuş. Giovanni Marzio, italya'da pek çok takımda teknik direktörlük yapmış, o dönemde de Juventus'ta Gözlemcilik yapmaktaymış. Maradona'yı ilk keşfeden isim olarak ün yapan biri Marzio... Onu ilk kez 2005'te Brezilya ile oynadıkları ve 1-0 mağlup duruma düşmelerine rağmen 3-1 kazandıkları karşılaşmada izlemiş: "Brezilyalı defans oyuncularıyla dalga geçiyordu. Adriano gücünde, Ibrahimovic klasında gerçek bir dev!" sözleriyle anlatıyor ilk intibaını. Di Marzio bunları söylerken, İsviçreli menajer Rejas-Tresch elini çabuk tutup Ceesay ile Grasshoppers'a getiriyor Ceesay'ı, fakat çalışma izni problemi ortaya çıkınca ülkesine dönmek zorunda kalan Gambiyalı oyuncu ağır bir sakatlık geçirir. 18 yaşını doldurur doldurmaz Grasshoppers'la sözleşme imzalayacağı düşünülürken, İsviçre Federal Göçmen Bürosu 1.95 boyundaki yetenekli futbolcunun Çalışma izni başvurularını "vasıfsız işçi" olduğu sebebiyle reddediyor. Halbuki Afrikalı futbolcuların geneli gibi değil Ceesay, eğitimli. Ağabeyi Gambia'nın en önde gelen bürokratlarından biri. Futbolculuk yeteneklerinin yanında karakter ve eğitim olarak da farklı bir insan... İsviçreliler o sıralarda Minarelerle gereğinden fazla ilgilenince dikkatlerini başka noktalara çevirmişler ve bu müslüman çocuğu olduğundan farklı değerlendirmişler. O da Westerlo takımıyla anlaşıp Belçika'nın yolunu tutmuş böylece...

2 sezon boyunca forma giydiği Westerlo'da (Daha önce Jaja da bu takımın formasını giymişti) resmî karşılaşmalarda gol atamayan Ceesay için kimse bu günü tahmin edemezdi. Hazırlık maçlarında yıldızlaştığı Belçika takımının 30 karşılaşmasında forma giymesine rağmen tek bir gol dahi atamadı resmî maçlarda... Bu sezonun başında, Westerlo 300.000 € kiralama bedeli karşılığında Ceesay'ı kadrosuna kattı. Sakatlıkları, ve Westerlo kariyeri ile soru işareti yaratan bu adam, Zilina gibi bir takımı tek başına Şampiyonlar Ligine taşıyarak daha kulüpteki ilk ayını doldurmadan efsane hâline geldi. ve daha şimdiye kadar kulübün kasasına 10.000.000 Euro'ya yakın bir para girmesini sağladı. Özellikle Sparta Prag serisinde attığı 2 gol adını tüm Avrupa'ya -tekrardan- duyurdu. Üstelik Ramazan nedeniyle oruçlu olarak çıktığını hatırlatalım bu karşılaşmalara... "Ben oruçlu olarak futbol oynamaya alışkınım. Bu fiziksel performansımı etkileyebilir, fakat motivasyonumu en üst seviyede tutuyor. Eksik bir motivasyonla dünyadaki en üstün fiziksel güce sahip olsanız bile hiçbir şey yapamazsınız." Bununla birlikte artık Gambiya A millî takımında kendisine sağlam bir yer edindi, Afrika Uluslar Kupası elemeleri ilk maçında Namibya'yı da boş geçmedi Ceesay.

Adriano, İbrahimoviç benzetmelerine sözüm yok. Fakat izlediğim kadarıyla bu çocuğun Kanu'dan eksiği yok, fazlası var. Müthiş bir teknik, müthiş bir oyun zekâsı. İzlemesi keyif veren oyunculardan...

17 Eyl 2010

Trabzonspor 1 - 3 Manisaspor: Hep Aynı Nakarat

7 Yorum
Trabzonspor 3-0'lık farkı yakalayınca oyunculara çöken o şımarık rehaveti çözemedim ben. Liverpool maçında önde olmalarına rağmen bir türlü rahatlayamayan, sürekli pas hatası yapıp, gereksiz stresle kendi kendine pres yapan bu futbolcular değil miydi? Keza Fenerbahçe maçı... Zor sınavlarda istediği sonucu kılpayı alan/ya da alamayan, bunun neticesinde büyük stresler yaşayan, görece önemsiz sınavlarda full çekip "zekiyim ben." modlarına giren öğrencileri hatırladım.Şov başka bir şey, rehavet başka...
Sivasspor karşısında 3-0 öne geçen Trabzonspor'da, hep baskısından şikayet ettikleri Avni Aker'de görmeye alışık olmadığımız bir rahatlık, bir şımarıklık kol gezmişti. Ve buna dikkat çekmiştim. Bugün, Manisaspor karşısında erken gelen golle 1-0 üstünlük yakalayan Trabzonspor'lu futbolcular aynı dikkatsizliğin bedelini ödediler bugün. Sivasspor karşısında da benzer şeyler olmuş, durum 2-0'ken Sivasspor gol kaçırmıştı. Makukula ve Simpson ise affetmedi. Sürekli baskısından şikayet ettiğimiz bu stadyumda oynamanın bir orta yolu var: Denge... Rakibinize saygı duymazsanız, üzerinizdeki o rehavet şekil değiştirip gözlerinizle topu takip ettiğiniz bir başka spor dalının sporcusu yapar sizi.

Jaja, Teofilo, Selçuk, Colman, Umut. İlk gol ve sonrasında sergiledikleri hücum performansı takdire şayan. Yaklaşık bir 10 dakika ciddiyetle rakibi bunalttılar. Atağa çıkışları oldukça organize ve hızlıydı. Bu da Manisaspor'u oldukça yordu. Blog yorumcularının sık sık dile getirdiği üzere Trabzonspor defansının Bedensel olarak üstün rakip forvetlere karşı zaafiyeti kendini bir kere daha gösterince, iki duran toptan yenen iki gol, işin seyrini değiştirdi. Buna rağmen Jaja'nın oyundan çıkmasına ben bir anlam veremedim. Zira ele geçirdiği üstünlüğü korumak için kapanacak bir Manisaspor'u Alanzinho ile çözmek zor. Bunu geçen sezonlarda defaatle gördük. Üstelik Jaja, iç güveysinden hallice sol kanadı da besliyordu, fiziğini kullanarak ceza sahasına girmeye çabalıyor, topu ayağında gereğinden fazla tutmadan gitmesi gereken yere gönderiyordu. Topu ayağında tutmuyor, daha çok topu "saklıyordu." Alanzinho ise iyi başladığı ve rahat bir pasla çok daha iyi bitirebileceği pozisyonları bile anlamsız bir şekilde topla sürükleyerek kapanan rakibe fırsat vermekten başka bir şey yapamadı bugün. Akıcı bir şekilde ilerleyen hücumlar, en ufak duraksamada infilak ediyor. Savunma avantajlı duruma geçiyor ve... Manisaspor daha da direnç buluyordu.

İkinci yarıya Jaja & Alanzinho değişikliği ile başlandıktan sonra ilk birkaç dakika yine tempo yapan taraf Trabzonspor'du. Fakat daha sonra Burak'ın da Yattara'nın yerine oyuna girmesi, Alanzinho ile ani frenler yapan Trabzonspor'un el frenini hepten çekmesine neden oldu. Anlamsız şekilde ileriye yığılan 3 futbolcu, birbirlerinin hareket sahalarını da kısıtlayınca Manisaspor savunmasının işi kolaylaştı. Bayır aşağı salsanız gitmeyecek bir hâl aldı oyun. Yattara'nın çıkışıyla, zaten sınırlı olan kanat organizasyonları hepten durdu. Alanzinho'nun bu noktada Şenol Güneş'in beklediği o delici özelliğini kullanamadığını da gördük. Topu rakip kaleye 35 metrelik bir mesafeye taşıyan Trabzonspor'un bu noktadan sonra bir çıkış yolu bulamadığını gördük. Halbuki bu şekilde kapanan rakipleri açmanın birinci kuralı ileride kalabalıklaşmaktan ziyade kanatlardan taşıyacağınız toplardır. Savunmalar, karşıdan gelen toplardan ziyade yandan gelen toplarda zaafiyet gösterirler ve hata oranları yükselir. Elinizde ligin en iyi kanat oyuncuları varken bunu yapamıyorsanız, oturup bu konu üzerine düşünmek zorundasınız. Eğer Şampiyonluğa oynadığını iddia eden bir takım, bir camia, ligde 0 puanı bulunan bir rakibi karşısında, mağlup olabilir, 45 dakika boyunca acil gol ihtiyacı olmasına rağmen pozisyon bulamıyorsa, oturup bir kere daha düşünmek zorundasınız. Umut'a hiç değinmedim. Çünkü değenilecek bir icraat ortaya koyamıyor sezon başından beri. Haftaya Kayserispor deplasmanı var. Arkadaşlarını kenardan izlemesi isabet olacaktır. Teofilo'nun yanında serbest bir Jaja'yı, takviye edilmiş bir orta saha ile birlikte izlemeyi tercih ederim. Bu isim müthiş pas kaybı oranına rağmen stoper olarak da kullanabileceğimiz Ceyhun olabilir.

Defansın, bedensel üstünlüğü olan oyunculara karşı bocaladığından bahsetmişken, geçen haftanın Robin Hood'u Giray'ın, topun yere inmesi gereken dakikalarda topu ummanlara şişirdiğini görünce şaşırdım. İşte bahsettiğim şey tam olarak bu. Bu ruh halinin bir ortası olmalı. Futbol bir denge oyunu, yalnızca bedensel değil, aynı zamanda zihinsel bir denge. Öne geçtiğiniz bir rakip karşısında birdenbire müthiş bir rahatlık hissediyor, şova başlıyorsunuz. Fakat aynı rakip, biraz çabalayıp size yanıt verdiğinde 180 derecelik bir değişimle baskı bile görmeden bocalamaya başlıyorsunuz. Ayaklarınız titremeye başlıyor. Liverpool maçı, Fenerbahçe maçı, Sivasspor maçı, ve bugün Manisaspor maçı. Sizin, bir profesyonel futbolcu olarak Standardınız olmalı. Hele ki bu seviyede. Tribündeki taraftarın, mağlup durumdayken kaçan gol pozisyonuna küfürle hayıflanması gibi, mağlupken ayağınızdaki topları amaçsızca kullanmaya çalışırsanız rakiplerinizin her birine altın birer anahtar verirsiniz, kalenizi ardına kadar aralamaları için. Şenol Güneş'in, aklı en başında yorumlar yapan, en felsefî söylemleri dillendiren Teknik Adam olduğu bir gerçek. Bu engin tecrübesini oyuncularıyla paylaşmasını ümit ediyor ve bekliyorum. Farklı kazanılan, umut vaadedilen karşılaşmalar sonrası göz göre göre geliyorum diyen faciaları önleyememek acı verici. Bir taraftar için acı verici. Fakat bu takımın sorumluları için acıdan başka hislerin de sebebidir.

Selçuk İnan, rakibin ayaklarından topu almaktan çok Yattara'nın elinden topu almakla uğraşınca takımın saha içi bütünlüğü konusunda da bir ipucu edindik. Sivasspor maçı sonrası sevinmiş, ve şöyle demiştim: Yıllardır şu takımda direkt olarak kaleye gönderilecek frikikleri atacak adam eksikliği hissedildi ve tüm bu süreç boyunca Çağdaş Atan olsun, Umut olsun Yattara'nın ısrarlı isteğine rağmen topu ona bir türlü bırakmadılar. Yine Selçuk, orta yapılacak pozisyonları geçtim, kaleye gönderilecek topları bu adama ısrarla bırakmıyorlardı. Bugün bu takımın kaleye göndereceği duran toplara yalnızca 3 isim müdahil olmalı: Ceyhun, Jaja ve Yattara. Fakat ne yazık ki değişen hiçbir şey yok... Hâlen duran topların nasıl paylaşılacağı konusunda bir otorite boşluğu var. Ersun Yanal zamanından beri durum böyle...Takımda iki tane mükemmel frikikçi dururken, bunlardan biri sahada iken, Selçuk'un böyle bir şeye kalkışması çok anlamsızdı. Bu mağlubiyet futbolun içinde var, olur. Fakat aynı amaç uğruna mücadele ettiğiniz insanların bazı meziyetlerine saygı duymak zorundasınız. Bir işi sizden daha iyi yapan birileri varken, o topu ondan alıp onun rolüne soyunmak takımdan çok kendini düşünmekten başka ne ki? Yattara böylesine oynamaya çalışırken, tekrar o eski havasını yakalamaya başlamışken onun zaten zor sağlanan konsantrasyonunu böylesine bozmak Yattara'dan çok takıma zarar veriyor. Çünkü o oynadığında her şeyin ne kadar kolay olduğu ortada. Frikik kullanımından otoriteye doğru ufak bir geçiş yaparsak bu takımın oyuncuları şunu kabul etmeli: Bu takımın saha içindeki lideri, kaptanı, Yattara'dır. Bir takım arkadaşı, saha içi liderine, takım arkadaşına karşı bu hareketi yapmakla aslında neler yaptığının farkındadır diye düşünüyorum. Şenol Güneş'in de durumun çözümünü bir an evvel sağlamasını bekliyorum. Bu otorite ve top paylaşım meselesi futbolun yazılmamış kurallarının da gösterdiği üzere Yattara lehine bir an evvel sonuçlanmalı. Adı dokuza çıkmış olmasından sebep sekize inmeyen bu adamın harika başladığı bu sezonda onu bu işin parçası yapmaktan çok ötekileştiren her davranışın kökü kazınmalı.

Her şeye rağmen -bu Her şeyin içinde şımarıklıkları da var- Şenol hoca bugün ilk yarıda sahaya sürdüğü oyun düzenine sadık kalabilseydi, Trabzonspor bu karşılaşmayı en azından 1 puanla kapatabilirdi. Daha fazla pozisyon üreten, daha akıcı oynayan, topu istediği gibi yönlendirebilen bir Trabzonspor vardı sahada. Önce Jaja'nın yerine Alanzinho'nun girmesi, ardından Trabzonspor'la sözleşme imzalaması bile kendi adına bir Mucize olan Burak'ın kurtarıcı olarak sahaya sürülüp hücumsal yığılmanın bir başka atığı hâline gelmesi, Manisaspor'lu oyuncuların her pozisyonda zaman çalma çabalarıyla birleşince ilk yarıda takıma o güveni veren iki futbolcunun varlığıyla kutsanmış bir halde top oynayan isimler zihinsel olarak iyice oyundan düştüler. Bir taraf özgüvenini tazelerken diğer taraf futbolun şakaya gelmeyecek bir oyun olduğu gerçeğinin, onların halleri üzeirnden bir mesel olarak anlatılacak olmasının verdiği utancı düşünüyorlardı.

Makukula bugün Trabzonspor'dan çok Sadri Şener'i üzmüştür. Başkandan bu konuyla ilgili espriler bekliyorum. Şampiyonluk hedefiyle girilen bir sezonda en çok arzulanan bir ismin kümede kalma mücadelesi verecek bir takımın formasıyla, Avni Aker'de Trabzonspor'a 2 gol atması tam Sadri Şener'lik bir malzeme.

Bu mağlubiyet üzerinden farklı şeyler düşünenler yalnızca onlar değildi. İstifa etmek için şu maçın neticelenmesini bekleyemeyecek kadar bencil, Trabzonspor'dan çok, kendi küçük karakterlerinin önüne bir kalkan gibi koydukları isimlerini düşünen bazı insanlar da vardı. Birer akbaba gibi izlediler bu karşılaşmayı. Kendileri olmadan bir leş gözüyle baktıkları bu takımın karşılaşmasını, açgözlü birer akbaba gibi izlediler. Yenen her gole birer Manisalı gibi sevinmişlerdir. Çünkü bu beden çürürse bu leşçilere kârı var. Sağlam bir Trabzonspor'un hiçbir kademesinde esamesi dahi okunmayacak bu yerel ezikler sürüsünün tekrar yüz bulabilmesi için bir leşe ihtiyaç var. Kokuşmuş bir leşe... Yenen her gol, ve bu maç sonrası kaybedilecek her puan, onların o zavallı karakterlerinin önüne çıkarcılığın paslanmış yüzünü yansıtan bir kalkan gibi koydukları isimlerini cilalamaları için bir fırsat olacak. Bu akbabalara bu fırsatı vermeyin. Bu takımın elde edeceği her başarı, Trabzonspor'u yalnızca ama yalnızca kartvizitlerinde bir artı olarak gören bu zavallı leş soyucuların köhne hayallerini birer moloz gibi başlarına yıkacak. İnanıyorum.

Büyüdükçe Büyüleyenler / Christina Ricci

0 Yorum
Sene: 1991
Yaş: 11
The Addams Family



Sene: 1999
Yaş: 19
Sleepy Hollow



Sene: 2009
Yaş: 29
After Life

16 Eyl 2010

Teofilo' nun Yükselişi Şenol Hoca' nın Dehasında Gizli

5 Yorum
Geçtiğimiz sezon boyunca hayli tartışılmıştı Teofilo. Hatta bilhassa bendeniz tarafından sıklıkla eleştirilmiş ve büyük bir transfer hatası olduğu yönündeki endişelerimi açığa vuran onlarca yorumuma maruz kalmıştı. Peki bu kısa sürede ne değişmişti de Teofilo o birkaç ay öncesine kadar bizi ümitsizliğe sürükleyen görüntüsünün tamamen dışına çıkarak takımına hem oyunsal hem de skor bazında katkı yapan bir silah haline dönüşüvermişti? Böylesine somut bir gelişimi salt mental sebeplere ya da bu ülkenin havasına, suyuna, kebabına alışmış olduğu sanrısına bağlayabilir miydik gerçekten de? Ben kendi adıma bu derece basite indirgenmesini, dolayısıyla arkasında yatan çok daha bilimsel, teknik ve bir o kadar da spesifik sebeplerin bir nevi görmezden gelinmesini alabildiğine kolaycı bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum doğrusu..

Tabii ki ortaya bir tez atıyorsak altını da doldurmak gerekiyor. Önce Teofilo’ nun ilk patlamasını yapmış olduğu Süper Kupa Finali’ nden başlayalım. Şenol Hoca’ nın bu sene düşündüğü hücum formasyonunda çok önemli yer tutan Yattara, Jaja ve Umut gibi silahlardan yoksun biçimde Bursaspor karşısında çıkan takım, Teofilo’ nun atmış olduğu üç golle maçı kazanmıştı. O maç sonrasında Teofilo dahi kendi ağzından yayınlanan röportajda hocasına ilk yarıdaki yetersiz performansına rağmen kendisini sahada tuttuğu gerekçesiyle teşekkür etmişti. O gün ben de tribündeydim. Gerçekten de etkisizdi Teo, ancak attığı gollerle görevini fazlasıyla yapmıştı sonuçta..

Derken Süper Lig başladı. İlk maç A. Gücü deplasmanıydı ve sahaya sürülen ilkonbir hücum ağırlıklı bir kadro değildi. Teofilo dahil takımın tüm hücum gücü gene etkisizdi. Ta ki önce Yattara ve sonrasında Umut’ un oyuna girmesine kadar. Sağda Yattara soldaysa Umut ile A. Gücü defansının tüm dengelerini alt üst eden Trabzonspor Umut’ un iki asistinde topların boş kalaye itilmesi neticesinde galip gelebilmiş ve Teofilo gene görevini layığıyla yapan bir santrfor kimliğine bürünüvermişti..


Ardından sıra Fenerbahçe’ ye gelmişti ki bu maç takımın hücum gücünün etkinliği konusunda çok daha yararlı bilgiler edinmemize yardımcı olacak kapasitede bir karşılaşmaydı şüphesiz. Bu maçta hücum hattında Teofilo’ nun yanında Umut ve Jaja yoktu, Alanzinho ve Yattara ise aynı anda sahadaydı. Teofilo bu maçta gol atamadığı gibi çok efektif bir oyun da ortaya koyamamıştı. Fakat ilk yarıda son derece formsuz olan Alanzinho’ nun yerine Umut’ un oyuna dahil oluşunun ardından Trabzonspor ikinci yarıda adeta farkı kaçıran bir oyun ortaya koyarak rakibini sürklase etmişti..

Liverpool’ a içeride attığı tek gol dışında iki maçta da takımın geneli gibi vasat bir oyun ortaya koyduğunu düşünecek olursak Antalyaspor karşısında hafif sakatlığı sebebiyle görev alamayan Teofilo’ nun son sınavıysa Sivasspor’ a karşı olacaktı. Şenol Güneş’ in son haftalarda ısrarla üzerinde durduğu "ultra ofansif" kadrosunda Colman’ ın haricinde Jaja, Umut ve Yattara ile aynı anda sahadaydı Teofilo. Özellikle Yattara’ nın ve ardından oyuna dahil olan Alanzinho’ nun adeta şov yaptığı bu karşılaşmada Teofilo da gardı çoktan düşmüş rakibe iki gol atmakta hiç zorlanmamıştı doğal olarak..

Şimdi sadete gelelim. Yukarıda fazlaca yorum içermeden elimden geldiğince somut örneklerle yapmış olduğum değerlendirme ışığında Teofilo' da gözlemlenen bu ani gelişimindeki asıl etkenin Şenol Hoca' nın taktik dehasında ve futbolcularından maksimum verim alabilme yetisinde saklı olduğunu düşünüyorum ben. Sonuçta benim de kendisini eleştirirken sıklıkla üzerinde durduğum hava hakimiyeti, sürat, çeviklik ve fiziki açıdan bir takım yetersizlikleri konusunda gözle görülür bir aşama kaydetmemiş olmasına rağmen kazanmış olduğu bu ivmenin mantıklı bir açıklaması olmak zorundaydı..


Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısı boyunca gerek ilkonbirde görev aldığı gerekse sonradan oyuna girdiği istisnasız tüm maçlarda iki stoper arasında sıkışıp kalan ve bırakın skor üretmeyi gol pozisyonuna girebilmekte dahi zorlanan bir futbolcunun bu sezon farklı bir görüntüye bürünmesindeki asıl etken Şenol Hoca' nın yeni hücum ağırlıklı kadro formasyonundan başkası değildir. Sol çizgide Umut' un İspanya' daki Villa' nın kullanılış biçimine benzer bir dış forvet şeklinde kullanılması, sağ kanatta Yattara' nın müthiş formu ve hemen arkasında değişmeli olarak görev alan Alanzinho ile Jaja' nın yaratıcıklarına Selçuk - Colman ikilisinin de oyun zekaları eklendiğinde Teofilo çok daha rahat bir hareket alanı bulabildi kendisine. Artık onun yetersiz olduğu özellikler sahada kamufle edilirken asıl maharetlerini sergileyebilme yönünde alabildiğine özgür bir ortam sağlanıyordu. İleriye gönderilen uzun topları alıp ayağında bekletmeden sağına soluna servis edebiliyor, rakip defansın odaklanmakta güçlük çektiği diğer ofans oyuncularının varlığı nedeniyle daha geniş bir alanda oynayabiliyor, gerektiğinde bir ortasaha oyuncusu gibi orta yuvarlağa kadar gelerek hücuma zenginlik katabiliyordu artık..

İşte Şenol Hoca açıkça bunu başarmıştı. Kullandığı tek taşla hem Teofilo' yu kısmen de olsa kazanmış hem de kendisiyle adeta rakipmiş gibi gösterilen Umut' un sırtında birikip duran gol stresini üzerinden alarak onu taraftarın zihnine yerleşen "bal yapmayan arı" yakıştırmasından arındırmıştı. Bu gelişim, hakkının verilmesi gereken bir teknik adam dehasıydı ve görmezden gelinerek basit duygusal çıkarımlar ile harcanmasına gönlüm razı olamazdı doğrusu..

15 Eyl 2010

Trabzon' da Şok İstifa (İki Cambaz Bir İpte Duramadı)

8 Yorum

Trabzonspor’ da ne zaman her şey yoluna girmeye başlar, mutlaka bir maraza çıkar ortaya. Şimdi de takımın istim üzerinde olduğu bir dönemde Asbaşkan Hayrettin Hacısalihoğlu’ nun istifa ettiği haberi gündeme düştü. Edinilen ilk haberlere göre Trabzonspor’ un yönetiliş anlayışında farklılıklar ve fikir ayrılıklarının bu istifada etkin rol oynadığı bildiriliyor olsa da zaman içerisinde bu kararın altında yatan başka gerçekler olduğunu da öğreneceğimizi düşünüyorum ben kendi adıma..

Zira aralık ayında gerçekleşecek Seçimli Genel Kurul' a kısa bir zaman kala aniden ortaya çıkan böylesi şok bir gelişmenin yegane sebebinin salt fikir ayrılıklarından kaynaklandığını düşünmek fazlaca safdillik olur doğrusu. Hacısalihoğlu' nun kafasındaki planın kendi adaylığı üzerine mi yoksa başka bir adaya vereceği destek üzerine mi şekilleneceğini hep birlikte göreceğimizi tahmin ediyorum..

Bu istifanın Trabzonspor camiası üzerinde bırakacağı etkiye gelirsek. Kendi adıma Yönetim' in bu olaydan olumlu yönde etkileneceğini düşünüyorum. Çünkü Hacısalihoğlu her ne kadar başarılı ve çalışkan bir yönetici imajı çizerse çizsin taraftar ile yıldızı hiçbir zaman barışmamış bir adamdı. Ayrıca kulüpte büyük ikilik yaratan Fatih Tekke sendromunun da baş aktörlerinden biri olduğunu düşünecek olursak, Yönetim' i ve özellikle Sadri Şener' i yıpratabilmek adına sürekli olarak Fatih kozunu kullanmakta çekince görmeyen muhalif kanadın da elini zayıflatacak türden bir gelişme olduğunu ve bunun da ötesinde Trabzonspor Yönetimi' nden genel anlamda memnun olan, en azından şikayetçi olmayan büyük bir kesimin sürekli olarak dillendirdiği "Şu Hacısalihoğlu da olmasa bu yönetimden memnunum aslında amma.." şeklinde uzayıp giden eleştirilerin de büyük ölçüde son bulacağını düşünebiliriz rahatlıkla..

Açıkçası ben kendi adıma bu istifanın Trabzonspor' a kısa ve uzun vadede güç katacağını düşünüyorum. Hesapta olmayan başka faktörler devreye girmediği takdirde yanılacağımı da sanmıyorum doğrusu..

14 Eyl 2010

Kayıp Kuşağın Lokomotifi: Adolfo Valencia...

5 Yorum
Lokomotif dediysem, tamamen ironik. Lakabı biraz farklı. Kolombiya Futbolunun kayıp neslinin yıldızlarından... Valderrama ve Asprilla ile anılan, ama daha çok Escobar olayıyla hatırlanan bu kuşak Kolombiya'nın gelmiş geçmiş en iyi oyuncularını bir arada barındırdığı bir Millî Takımın da parçasıydı. 1993 Copa America ile çıkışlarını gerçekleştiren bu ekip bir ertesi yıl Dünya sıralamasında 5. sıraya kadar yükselmişti. O ekibin tecrübeli yıldızları arasında, yeni sivrilen, "Tren" lakaplı bir futbolcu vardı: Adolfo Valencia. Santa Fe formasıyla gösterdiği çıkışı 1993 Copa America'ya ve 94 Dünya Kupası Elemelerine de taşıyınca Bayern Münih'e transfer olmuştu. Kolombiya'nın Arjantin'i Buenos Aires'de 0-5 yendiği o meşhur karşılaşmada da bir gol kaydetmişti Valencia...

Bundesliga'da oynadığı ilk sezonda çıktığı 25 karşılaşmada 11 gol kaydederek, Şampiyonluğa ulaşan Bayern'in en golcü futbolcusu oldu. -Mehmet Scholl ile birlikte.- Fizik gücü nedeniyle "Tren" lakabıyla anılan Valencia aynı yaz Amerika'da, Pele'nin favorisi olarak gittikleri 94 Dünya Kupası'nda tarihin en trajik sonuçlarından birini doğuracak 3 maç sonrası evlerine döndüler. Valencia takımının kaydedebildiği 4 golün ikisine imzasını attı. Fakat bu dönemde yaşanılanlar, belki Escobar'ın başına gelenlerin de etkisiyle ertesi sezon Bayern'de yalnızca tek bir maç forma giyebildi. O karşılaşmada da 33 dakika oynadı. Bu büyük değişim ve Bayern'in ondan bu kadar çabuk vazgeçişinde, "Merhaba, ben Tren Valencia." kelimelerinden başka Almanca öğrenememesi de etkili olmuş söylentilere göre. Bir gün, kendisini idmanda seyreden Beckenbauer, Valencia'nın çektiği şutların hemen hepsinin idman sahasının arkasındaki ağaçlara gittiğini görür ve ona yaprak düşürücü anlamına gelen "Defoliator" lakabını takar. Almanlardan çektiği bunlarla da sınırlı kalmaz.

1994 sezonu sonunda 2.250.000 € karşılığında Jesus Gil'in Atletico Madrid'ine transfer olur. Bu transferdeki kilit isim, Atletico Madrid'e Onu öneren, bugün Beşiktaş'ı çalıştıran Bernd Schuster'dir. (Aynı sezon alınan Diego Simeone'ye 2.000.000 € ödenmiştir.) Fakat burada da beklenen performansı göstermekten uzaktır. 24 maçta 6 gol kaydedebilir. Jesus Gil, kendisi hakkında inanılmaz sözler sarfederek göstermiştir bu süper yetenekli, bir o kadar da gamsız Kolombiyalı'ya tepkisini, en galiz küfürlerle birlikte. Tüm bunlara rağmen "Şişman Gil, mikrofon gördü mü ateşlenirdi. Ne söyleyeceğini unutur, ağzına gelen her kelimeyi sarfederdi. Fakat her zaman Atletico için en iyisini isterdi." diye hatırlıyor rahmetli Gil'i.

Adolfo Valencia'nın tek çıldırttığı başkan Jesus Gil değildi. 1997-1998'in ara transfer döneminde harıl harıl forvet arayan Trabzonspor'la adı anılmış, hatta Mehmet Ali Yılmaz transferi duyurmuştu. Daha sonra Valencia gelmekten vazgeçince de Trabzonspor Victor Shaka'ya kalmıştı. Mehmet Ali Yılmaz, hiçbir zaman Trabzon'un gerçek sorunlarını görememişti zaten. Gerçek bir Trabzonlu, Trabzonsporlu olsaydı, Tren'in Trabzona gelmeyeceğini, gelemeyeceğini bilirdi.

Sonraları kayıp neslin bir çok futbolcusu gibi Kolombiya'ya gidiş dönüşlerle geçti Valencia'nın. Müthiş bir yetenek, müthiş bir fizik gücü, ve buna rağmen fiyaskolarla geçen kariyer... Fakat Adolfo Valencia için her şey bitmedi. Oğlu, Adolfo Valencia Jr, babasının 1 Mart 2010'daki Resmî Jübilesinde onun yerine oyuna dahil oldu ve bayrağı devraldı. Cordoba, Asprilla, Valderrama, Aristizabal gibi efsanevî Kolombiya futbolcularından kurulu Millî Takım, Valencia'nın hep sığınağı, limanı olmuş Independiente Santa Fe takımıyla karşı karşıya geldi.

Karşılaşmayı 3-1 Valencia ve Arkadaşları kazandı. Faustio Asprilla, frikikten bir gol kaydetti. Tren de boş geçmedi ve Jübilesinde gol atan futbolcular kervanının son üyesi oldu bu maçta: Bir gol Millî Takım Arkadaşları için, bir gol de eski kulübü için olmak üzere 2 gol. Daha sonra da yerini oğlu Adolfo Valencia JR'ye bıraktı. Jose Adolfo Valencia, ya da diğer adıyla Adolfo Valencia JR da babası gibi Santa Fe formasıyla başladı kariyerine. 1.86 boyundaki junior, yine tıpkı babası gibi santrafor mevkiinde forma giyiyor. (Adolfo Valencia gibi kayıp neslin önemli bir ismi olan Freddy Rincon'un oğlu Sebastian Rincon'la da takım arkadaşı).

Bu isimlerin her biri, döneminin en yetenekli isimleriyle aynı kalitede, hatta belki de onlardan çok daha yetenekliydiler. Fakat mafyanın futbolla gereğinden fazla yakın ilişkisi, ülkedeki profesyonellik düzeyinin son derece düşük olması, çölde bir vaha gibi beliren bu isimlerin çabuk kurumasına neden oldu. Takip eden neslin gecikmesi de Kolombiya futbolundaki çöküşün ana etkenlerinden biriydi. Bugün Kolombiya'da yeni bir futbol nesli yükseliyor. Kaybolup gitme riskleri mevcut, fakat işleri diğerlerine göre daha kolay. Çünkü Tren, Asprilla, Valderrama, Aristizabal, Cordoba gibilerinin ayak izleri onlara rehber...

Trabzonspor - Sivasspor: İtinayla Plaka Yazılır

5 Yorum
Bir kere şunu baştan söyleyeyim. Sahamızda hükmen mağlup olduğumuz, Sivas tribünlerinden "Trabzon kümeye" sloganlarını işittiğim günden beri Sivasspor'a karşı hissettiklerimi tarif eden bir karşılaşma oldu bu. Futbol, skor, Sivasspor'un düştüğü durumlar... Yukarıdaki resimde, skorbordun hemen solunda duran arkadaş da aynı hisleri kelimeye döküyor Taxi Driver'daki Travis Bickle edasıyla: Bana mı demiştin?

Maçtan önce kadrolar açıklandığında bazı şüpheler oluşmuştu. Haklı şüpheler ki, kimse Yattara'nın, Colman'ın ve hatta Jaja'nın oyunun defansif yönüne bu denli katkı yapacağını tahmin edemezdi. Maçın başından itibaren organize bir şekilde rakip kaleyi düşünen Trabzonspor'da kilidi açan ismin Yattara olması beni ayrı bir sevindiriyor. Hafif sitemkâr bir şekilde "son senem bu" açıklamaları yapıp, Can Karyağdı sana söylüyorum, yönetim sen anla mesajları veriyordu Yattara. Futboluyla da bu mesajların altına imza atmaya başladı. Yıllardır şu takımda direkt olarak kaleye gönderilecek frikikleri atacak adam eksikliği hissedildi ve tüm bu süreç boyunca Çağdaş Atan olsun, Umut olsun Yattara'nın ısrarlı isteğine rağmen topu ona bir türlü bırakmadılar. Yine Selçuk, orta yapılacak pozisyonları geçtim, kaleye gönderilecek topları bu adama ısrarla bırakmıyorlardı. Bugün bu takımın kaleye göndereceği duran toplara yalnızca 3 isim müdahil olmalı: Ceyhun, Jaja ve Yattara. Muhteşem frikik golü sonrasında günün Robin Hood'u Giray'ın asisti, ve bir Yattara klasiği... Bugün Yattara hakkında söylenebilecek tek bir olumsuz şey var, o da Ferhat Bıkmaz sakatlandığında topu ceza sahasına göndermesiydi. Profesyonellikte bu normal olabilir belki ama, Trabzonspor'un bir futbolcusuna yakışmaz. Yanlış anlaşılmasın, burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var, o da Trabzonspor futbolcusunun her zaman örnek olması gerekliliğidir. Futbolun modern dünyasında diye başlayan geyiklerde biliyorum, bu tip şeylere yer yok ama biz farklıyız dediğimiz nokta bu tip centilmenliklerin sonuna konuyor.

Sivasspor'un Bülent Uygun'la armasına sinen o itici gerginliği Mesut Bakkal ile birlikte yavaş yavaş silinse de Avni Aker'de hatıralar canlanıyor. Fakat bu durumdan zararlı çıkan genelde onlar. Ceyhun'un, Sedat'ın Mehmet Yılmaz'ın o bildik hakemi etkileme çabaları sonuçsuz kalınca kendi kendilerini etkilediler. Hakemi getirmek istedikleri nokta, sahada sergiledikleri futbol ve futboldışı hareketlerle doğru orantılıydı.

Trabzonspor orta sahasındaki durmak bilmeyen pas trafiği rakibin sakinliğini bozan bir başka unsurdu. Selçuk'un golü de böyle geldi. Selçuk & Colman merkezli pas trafiği başlayacağı düşüncesiyle Selçuk'u 10 saniye kadar boş bırakıp nişan almasını sağlayan Sivas savunmasına teşekkürler. Trabzonspor 3-0'lık farkı yakalayınca oyunculara çöken o şımarık rehaveti çözemedim ben.  Liverpool maçında önde olmalarına rağmen bir türlü rahatlayamayan, sürekli pas hatası yapıp, gereksiz stresle kendi kendine pres yapan bu futbolcular değil miydi?  Keza Fenerbahçe maçı... Zor sınavlarda istediği sonucu kılpayı alan/ya da alamayan, bunun neticesinde büyük stresler yaşayan, görece önemsiz sınavlarda full çekip "zekiyim ben." modlarına giren öğrencileri hatırladım.Şov başka bir şey, rehavet başka... Şenol Güneş devre arasında gerekli uyarılarda ve telkinlerde bulunmuş. Fakat en iyi uyarı yenilen gol oldu. Akabinde orta alanda neredeyse hiç baskı ile karşılaşmayan Trabzonspor'un şovunu seyrettik. Teofilo'nun usta işi golleri, Jaja'nın bir şeylerden memnuniyetsiz de olsa sürekli oyunun içinde olması artı puanlardı. Kolay bir maç oldu fakat rehavete çok, ama çok dikkat. Bu yol uzun, ve 61 numaralı aracın işi sıkı tutmaktan başka şansı yok.

13 Eyl 2010

Şenol Hoca' dan Schuster Mantalitesi

9 Yorum

Brezilyalı Jaja’ nın takıma adapte edildiği Antalyaspor maçından sonra kendini göstermeye başlayan bir eğilim olsa gerek bu. Dörtlü savunmanın önünde defansif adam olarak sadece Selçuk’ u bırakıp onun yanında ve önünde ofansif gücü yüksek 5 oyuncu kullanan Trabzonspor, muhtemelen bu akşam da Sivas karşısında aynı sistemi deneyecek gibi gözüküyor..

Selçuk’ un hemen yanıbaşında defansif yönü ofansif yönünden biraz daha zayıf olan Colman’ ı görevlendireceği anlaşılan Şenol Hoca’ nın hemen önlerinde Jaja’ yı gene serbest olarak oynatacağını düşünürsek sağ kanadı Yattara’ ya sol kanadıysa Umut’ a emanet edeceğini tahmin edebiliyoruz. En öndeyse son haftaların formda futbolcusu Teofilo oynayacak gözüküyor..

Ceyhun’ un son haftalardaki formsuzluğuna, Engin’ in hazır olamaması ve Barış’ ın tecrübesizliği de eklenince Şenol Hoca’ nın bu tür bir formasyon düşüncesine girmesini anlayışla karşılamak gerekir tabii. Sonuçta kazanır ya da kaybederiz; bir şey diyemem ancak bu akşam bol pozisyonlu ve keyifli bir maç izleyeceğimizden eminim kendi adıma..

Bu karşılaşmada takım savunması açısından bazı sıkıntılar yaşayabilmemiz ihtimalinden de hareketle maçla ilgili en büyük çekincelerimden bir tanesi de, gelişecek Sivasspor akınlarının büyük bir çoğunluğunun en zayıf gözüken sol kanadımızdan gerçekleşmesi olasılığıdır. Umarım Cale bu akşam göstereceği performansla beni yanıltmayı başarır ve kazanan taraf biz oluruz..

12 Eyl 2010

Türkiye'ye Gelmemesi Gereken Futbolcular #4: Harald Pichler

0 Yorum
Bu kez uzun uzadıya yazmaya gerek bile yok. İsmi Yeterince açıklayıcı değil mi? İnci sözlüğün açık ara en favori futbolcusu olmaya adaydır bu adam. 1987 doğumlu Pichler, defansta görev yapmakta. Avusturya'nın Wacker Innsbruck takımında forma giyiyor, Avusturya U20 forması da giymiş. Çok iyi bir insanmış ama çevresi...

Çok mu Çok Oluyoruz?

0 Yorum

11 Eyl 2010

Nuri Şahin'den Sevgilerle

0 Yorum

Bugün Wolfsburg'a 25 metreden yazmış yine. Futbolun kitabını yazacak derecede oynuyor zaten, asist yapıyor, hem hücumda, hem defansta takımına üst düzey katkı sağlıyor. Skora odaklı taraftar ve medya kitlesinin gözüne girmenin yolu gol atmaksa, onu da yapıyor işte. Daha ne yapsın? Etrafında bir Millî Takım şekillendirecek kadar özel bir oyuncu olan Nuri Şahin, her yedek kalışında, onu geçtim her kadrodışı kalışında içimdeki futbol aşığı, bu kaleci gibi yere yığılıyor. 

Eve Giden Yol #3: Giuseppe Savoldi

0 Yorum
Doğum Tarihi: 1947
Mevkii: Forvet
Milliyet: İtalyan
Yuva: Atalanta

Dünyanın ilk milyonluk transferi. Diğer bir deyişle ilk transfer rekortmeni. Profesyonel Amerikan Güreşçisi Joe Savoldi'nin oğlu olarak dünyaya geldi. Atalanta'da başlayan futbol yaşantısı, 1967-68 yılında gösterdiği performans sayesinde transfer olduğu Bologna'da devam etti. Burada da gollerine devam edince 1975 yılında Bologna'dan Napoli'ye 1.2 milyon pound'a transfer oldu. 1979'da tekrar Bologna'ya, oradan da futbola ilk başladığı yere, Atalanta'ya dönüp futbol yaşantısına nokta koydu.


Oscar Tabarez 2014'e Kadar Uruguay'da

0 Yorum

2010 Dünya Kupası'nın açık ara en iyi antrenörüydü bana göre. Tecrübesi, olgunluğu ve iş ahlâkıyla "Maestro" olarak tanınan Tabarez, 2006'da Uruguay'ın başına gelir gelmez ülke futbolunda köklü bir değişime gidip yepyeni bir jenerasyon yarattı. Daha başlangıç diyebileceğimiz hamlelerin meyvelerini 2010'da toplamaya başladılar ve daha bu ilk hasattı. Forlan 2014'de ağabey olur. Yerine Cavani var, Hernandez var. Lugano gözlüklerinin numarasını büyütür de gider Brezilya'ya.  Yerini Godin alır, Caceres alır. Abel Hernandez'i, Cavani, Suarez, Lodeiro, Godin ve Muslera'sı... 

Aşk ne kadar büyük olursa olsun işin içine para girince renkler değişiyor. 2 aydan bu yana devam eden pazarlıklar sonrası imzalanan yeni sözleşme gereği  Tabarez ayda 50.000 $ alacak, teknik ekibi de 46.000$. Bununla birlikte "Proyecto Uruguay" adı verilen Ulusal Gelişim Projesine de her ay 16.000 $ kaynak aktarılacak. Tabarez 20, 17 ve 15 yaş altı takımların da sorumlusu olacak. 2011'in Ocak ayında Peru'da düzenlenecek 20 yaş altı Güney Amerika Şampiyonasında takımın başında olacak Tabarez çalışmalara başladı bile.

Bu arada Uruguaylı gazeteciler Lugano ile Millî Takım üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. "Federasyonun Avrupa'da oynayan futbolcuları düşünmesi gerekiyor. Bütün bir yazı tatil yapmadan geçirdik, ayarlanacak hazırlık maçları buna göre seçilmeli." Tabarez'in de değindiği bir konu bu. Futbolcuların hazırlık maçları için onca yolu katetmelerinin büyük bir meşakkat olduğuna değinen kurt hoca Avrupa takımları ile yapılacak hazırlık maçlarına öncelik vereceklerini söyledi. Şimdilik Çin, Endonezya gibi Asya ülkelerinden maç teklifleri geldiğini, Avrupa takımları ile özel karşılaşma düzenleme çalışmalarının sürdüğünü yazıyor Uruguay basını. Bir de kesinleşen bir maç var. Kasım ayında, İskoçya - Uruguay maçı.

10 Eyl 2010

Logo Beğenmeyen Takımlar #10

1 Yorum
1960'lar

FC Nantes. Çoğumuzun zihnine Loko, Oudec, Makelele, Karambeu gibi yıldızlarıyla kazınmış bir Fransız efsanesi. Ben daha çok N'doram ile hatırlarım bu takımı. Fakir ülkenin gururlu santraforuydu N'doram. Az atardı, öz atardı. La Jonelière adındaki akademileri efsanedir. Efsane derken, gerçekten de öyledir. Marcel Desailly, Reynald Pedros, Jérémy Toulalan, Patrice Loko, Nicolas Oudec, Claude Makelele, Christian Karambeu, Didier Dechamps... Bu futbolcuların hepsi yukarıdaki armada gördüğünüz geminin bir tayfası olarak başlamışlar futbol hayatlarına... Bugün Fransa 2. liginde varolma mücadelesi veren bu efsanenin logo serüvenine bir göz atalım. 

1970'ler

Nantes Atlantik Okyanusu kenarında kurulmuş bir şehir. Logodaki gemi de buna işaret etmekte. Limanın can verdiği bu kentin armasında bir geminin yer almasından daha doğal bir şey olamaz, değil mi? 1943 yılında, Nantes kentine ait bir takımın Fransa Liginde boy göstermesi amacıyla şehrin amatör kulüpleri birleşirler ve ortaya Nantes Atlantique çıkar.  

Posterlerde kullanılan logo - 1980'ler

20 yıl boyunca Ligue 1'e yükselebilmek için mücadele eden takımın yardımına bir başka liman şehri çocuğu, Bilbaolu Jose Arribas yetişir. 1960 yılında Nantes'in başına geçen Arribas, kulübü önce Ligue 1'e çıkartır, 2 yıl sonra da ilk lig şampiyonluğuna taşır. 1965 yılında gelen bu müthiş başarının tesadüf olduğunu düşünenler yanılacaktır. Arribas, Nantes'ı üst üste ikinci şampiyonluğa ulaştırır.  Fakat daha sonra takip eden 7 yıl boyunca arzu edilen başarı bir türlü gelmez. 1973 yılında takım tekrar şampiyon olur. Bu, Arribas'ın Nantes'daki son şampiyonluğu olur aynı zamanda...

1977-87

Jose Arribas, 1976 yılında takımdan ayrılıp Marsilya'nın başına geçer.  Bugün bu muhteşem Basklının ismi Nantes'in ünlü genç akademisine verilmiştir. Daha o yıllarda kulübün kendi altyapısına yönelmesinde başrolü oynuyordu Arribas. Bir nevî Athletic Bilbao modeli... İspanya'da yaşanan sivil savaşın Nantes için muhteşem bir fırsat doğuracağını kim bilebilirdi ki? Fransa futbolu böyle felaketlerden nemalanan bir yapıda olmuş genelde. Almanların Polonyayı istilası sonrası bu ülkeye göçen Lehlerin çocukları, Mağriplerde kendi elleriyle yaptıklarından sonra Fransa'ya gelen "Harki"ler... Göçmenlerinin etinden ve sütünden bu kadar faydalanıp, onlardan bu kadar şikayetçi olan kaç tane ülke vardır Dünyada? 1977 yılına geri dönecek olursak, Arribas Marsilya ile oldukça başarısız bir sezon geçirir, Nantes ise şampiyondur... Bu başarı 80, 83'te tekrar edilecektir. Kaleci Jean-Paul Bertrand-Demanes, Patrice Rio, Maxime Bossis, Henri Michel, Bruno Baronchelli, Loic Amisse ve Eric Pécout gibi tamamı altyapıdan yetişmiş süperstarlar kulübün bu dönemlerine damgasını vuran isimlerdi.
1987-1997
12 yıl şampiyonluksuz geçen dönem sonrasında 1995'de, benim de dün gibi hatırladığım o yeni nesil kadrolarıyla tekrar şampiyonluğu yakalar Nantes. Bu şampiyonluktaki oyuncuların bir çoğu yine altyapılarından yetişmişti. Loko, N'doram, Ouedec, Pedros, Makelele ve Karambeu gibi isimlerle kazanılan bu şampiyonluk ve ertesi yıl Şampiyonlar Ligi'nde oynanan yarı final 90'ların akılda kalan başarıları.
1997-2003
Viorel Moldovan'lı kadroyla 2001 yılında kazanılan son şampiyonluğu gören şanslı logoyu görüyorsunuz yukarıda. Kendi tarihinin sert dalgalarına karşı rotasından sapmadan ilerleyebilen son Atlantik yolcusuydu bu gemi, Nantes limanından ayrılan...

2004-2008
Ligue 2'ye düşülene dek kullanılan logo. Uğursuzluğuna olan inanç tamdı. Takım küme düşer düşmez değiştirildi.

Logonun son hâli. Tüm logolardan bir parça alınmış. Üst soldaki gemi ve sağdaki işaretler, özellikle 16. yüzyılda oldukça güçlü bir yerel yönetime sahip şehrin bayrağından alınma. 8 yıldız, kulübün başarılarını ve kazandığı şampiyonlukları simgelemekte. Kulübün kuruluş yılı ve çocukluğumuzun en önemli hatıralarından olan meşin topla tamamlanan bu logo kulübü Ligue 1'e tekrar çıkartsa da ertesi yıl düşmekten yine kurtaramadı. İspanya'da yeni bir iç savaş çıkması uzak ihtimal. Bu takımın başına yeni bir Arribas gelmesi ihtimali de aynı uzaklıkta. Vakti zamanında suların bu kadar yükseleceğini öngörüp o gemiyi bir çeşit Nuh'un gemisine çevirebilselerdi bu hikayeyi muhteşem bir sonla bitirebilirdik ama  Ne yazık ki Allah, futbol elçilerini genelde Güney Amerika'ya gönderiyor...

Sudan Millî Takımı

1 Yorum

Dünya futboluna bir katkıları yok şimdiye dek. Fakat garip adımlarla bu yolda ilerliyorlar. Maç öncesi takım fotoğrafı çekimlerinde yeni bir devir başlatmaları muhtemel...

9 Eyl 2010

2012 Afrika Uluslar Kupası Elemeleri #2

3 Yorum


H Grubu



Tarihlerinde ikinci kez yerli bir antrenörle çalışıyorlar. 40 senede 2 yerli... François Zahoui takımın başına büyük bir fikir birliğiyle geldi. Dünyanın en iyi oyuncularından bir kaçına sahip bir takım, gelmeyen başarılar... Üstüne Drogba'nın Dünya Kupası sonrasındaki vedası... Zahoui'nin Drogbasız takımı neler yapacağını merak edenlere güzel bir cevaptı bu karşılaşma. Maç 40. dakikada 3-0 olmuştu. Sonrası rehavet... Zahoui galibiyetten memnun, fakat futboldan endişeli olduğunu açıkladı maç sonrası. Rwanda, takımın başına Gana U-20 takımını dünya şampiyonu yapan Sellas Tetteh'i takımın başına getirdi ve 8 yıl sonra tekrar Afrika Uluslar Kupası'nda boy göstermek istiyor. Fakat Sessesnon'u kaptanlığa getiren Benin, bu konuda daha avantajlı...2005 20 yaş altı dünya şampiyonasında gösterdikleri çıkışla gündeme gelmişlerdi. O kadronun yıldızlarının önderliğinde 2008 ve 2010 Afrika Uluslar Kupası'nda boy gösterdiler. Takımın başına Fransa'da altyapı takımlarında görevler almış Jean Marc Nobilo'yu getirdiler. Mantıklı bir hamle... Benin'li olup da Fransa'da parlayan/parlayacak gençleri takıma katma konusunda avantajları olabilir. Burundi karşısında 1-0 öne geçmelerine rağmen, skoru koruyamadılar. Kaptan Sessegnon sakatlığı nedeniyle 73. dakikada sahayı terketmek zorunda kaldı. Burundi, kalecisi Janvier Ndikumana'nın yıldızlaştığı maçta deplasmanda aldığı bu skorla avantaj elde etmesine karşın kadro genişliği açısından ne Benin'le, ne de Fildişi ile mücadele edebilecek seviyede. Grupta alacakları en iyi sonuç 3.lük olacaktır.Benim için tek özel yanı, Faty Papy'i kadrosunda bulundurması. Unutmadan, Faty Papy bu karşılaşmada ilk 11'de sahaya çıktı ve 75 dakika sahada kaldı. Türk basınında bu oyuncunun millî takımda forma giydiğine dair, hatta çağırıldığına dair en ufak bir haber almaması, başta Trabzon medyası olmak üzere, garip ve üzücü. 

G Grubu

Güney Afrika ve Mısır. Son iki Afrika Uluslar Kupası Şampiyonu olmalarına rağmen, 2010 Dünya Şampiyonasını düzenleyerek kıtadaki her ülkeye açık ara sükse farkı atan Güney Afrika'nın gerisinde kalmaları onlara yeniden motivasyon olacaktır. Mısır'da Türkiye'den tanıdığımız Ahmed Hassan ve Saed Moawad'ın yanı sıra 2010 Afrika Uluslar Kupası'nın yıldızlarından Gheddo ve Ahmed Ali gibi yıldız isimler var. İlk bakışta Nijer ve Sierra Leone'nin yanında Güney Afrika ile birlikte açık ara favori olduklarını düşünebilirsiniz. Ama ileride ayrı bir yazı ile değineceğim müthiş gelişimler yaşanıyor Sierra Leone'de... Muhammed Kallon ve Craig Bellamy gibi isimlerin desteklediği ülke futbolundaki gelişim kendini daha ilk maçta gösterdi. Kahire'de, onbinlerce Mısır taraftarının önünde galibiyeti kaçıran taraf oldular. 20 yaşındaki Mustafa Bangoura'nın golüyle öne de geçtiler fakat anlık bir konsantrasyon kaybı 3 dakika sonrasında golü yemelerine neden oldu. Mısır bundan sonra işi daha sıkı tutacaktır. Özellikle Güney Afrika ile oynayacakları karşılaşmalarda çıkacak sonuç Sierra Leone'nin büyük bir sürpriz yapmasına sebebiyet verebilir. Güney Afrika ise yenilenmiş kadrosuyla, Moussa Maazou'nun ülkesi Nijer'i 3-0 mağlup etti. Dünya Kupası'nı düzenlemelerine rağmen, Gruplardan çıkamayan ilk ev sahibi takım olma özelliğini de aldılar. Bu başarısızlığa rağmen Pareira görevde kaldı ve kadroda geniş çapta bir yeniden yapılanmaya gitti. Hedefleri, Dünya Kupası'nın da rüzgârıyla 2012 Afrika Uluslar Kupası'nda Şampiyon olmak. Mokoena gibi tecrübeli isimlerle harmanladıkları kadrolarının Mısır karşısında göstereceği performans belirleyici unsur.  Nijer ise hakkında Maazou haricinde bir şey bilmediğim bir futbol takımı. Şimdiye kadarki tek futbol başarıları da Maazou'yu Avrupa'ya ihraç etmeleri zaten. 

F Grubu


Moritanya'nın çekilmesi ile birlikte gruptaki takım sayısı 3'e düştü. Moritanya futbol federasyonundan yapılan açıklamada "Yalnızca yerel oyunculardan kurulu Millî Takımımızın bu turnuvada yer almaya hazır değil." denildi. Bunun yanında maddi sıkıntılar ve sponsorların desteklerini çekmesi de bir etken olarak belirtildi. Ağustos'un 13'ünde Filistin Millî Takımıyla 0-0 biten bir hazırlık karşılaşması yapmışlardı. Ki bu da bir çeşit sponsor arayışıydı, olmadı. Yeni kurallarla birlikte bu grupta ikinci olan takım, büyük bir başarısızlık örneği göstererek gruplardaki en kötü 2. olmazsa play off oynamaya hak kazanacak. Böyle bir durumda 2. olan takımların yalnızca 1. ve 3. olan takımlarla yaptıkları maçlarda aldıkları sonuçlar değerlendirilecek.

Gelişimini sürdüren ülke futboluyla Gambia grubun favorisi. Genç takımları uluslararası turnuvalarda boy gösteriyor, ülkede yetişen oyuncular Avrupa'nın kalburüstü liglerine transfer oluyor. Gelişimini özellikle takip ettiğim Ousman Jallow ve bunun yanında Sohna gibi oyuncular dikkat çekiyor. 2005'de, 17 Yaş Altı Dünya Şampiyonasına katılan kadrodan 6 oyuncu millî takımda forma giymekte.. 1.95'lik dek Momodou Ceesay'ın ismini bu sezon sıkça duyacaksınız. Şampiyonlar Ligi F grubunda mücadele edecek olan Zilina kadrosunda yer alan genç futbolcu eleme maçlarında çok kritik 3 gole imzasını atarak takımının bu tarihi başarısında büyük rol oynadı. 21 yaşındaki Ceesay, daha önce Chelsea altyapısında yer almıştı. Grubun açılış karşılaşmasında Namibya'yı 3-1 geçti Gambia ve o Ceesay da takımı adına bir gol kaydetti. Diğer iki gol, U17 turnuvasında da takım arkadaşları olan Jallow ve Nyassi'den...  Grupta Gambia'nın rakibi Kabore'li, Sanou'lu, Pitroipa'lı Burkina Faso. Burada Gambia'nın artısı daha bir "ulus" olabilmesinde sanki. Burkina kağıt üstünde daha iyi futbolculara sahipmiş gibi görünüyor olabilir. Dünya kupasında kağıt üzerinde kaç takım Fildişi Sahilinden iyiydi? Takım olmayı becerebilen, takım oyununu oynayabilen Afrika takımları her zaman fark yaratıyorlar. Namibya 3-1 mağlup olduğu karşlaşma sonrasında Belçikalı antrenör Tom Saintfet'i kovmuş, durumu özetlemiş. Tjikuzu bu karşılaşmada forma giymedi,  onu da belirtip Afrika Uluslar Kupası yazılarının ikincisine bir nokta koyalım.